04 Nis

Güzel kelime önerileri

Sözlükte, Güzel Kelimeler arasında yer almasını istediğiniz bir kelime varsa, Kelime öner/ekle formu‘nu kullanarak anlamı ile birlikte ekleyebilirsiniz. Önerilen kelime en kısa sürede öneren kişinin adı ile birlikte sözlüğe eklenecektir.

All | Latest | A B C D E F G H I J K L M N O P R S T U V Y Z | Submit a name
There are 38 names in this directory beginning with the letter U.
Uçurtma
  • Üzeri renkli kâğıtlarla kaplanmış, genellikle çokgen biçimindeki bir gövde ve süslü bir kuyruktan oluşan, sicimle bağlanarak rüzgâr yardımıyla uçurulan bir çeşit oyuncak.
  • Uçurtma işi.

Ufuk
  • Düz arazide veya açık denizde gökle yerin birleşir gibi göründüğü yer, çevren.
  • Çekülün gösterdiği dikey çizgi ile gözlemci üzerinden geçen düzlem, göz erimi.
  • Anlayış, kavrayış, görüş, düşünce gücü, ihata.
  • Çevre, dolay.

Uğur
  • Bazı olaylarda görülen ve insana iyilik getirdiğine inanılan belirti veya bazı nesnelerde var olduğuna inanılan iyilik kaynağı.
  • İyilik, şans, talih, baht.
  • Fırsat, tesadüf.

Uğur böceği
  • Diğer adları Gelin böceği, hanım böceği, uçuç böceği.
  • Vücudu yarım küre biçiminde, turuncu, kırmızı renkli, üzerinde yedi tane kara nokta bulunan kınkanatlı böcek (Coccinella septempunctata).
  • Böcekler (İnsecta) sınıfının kınkanatlılar (Coleoptera) takımından bir eklembacaklı türü. Uzunluğu. 5-7. 5 mm. Vücudu yarım küre biçimindedir. Rengi turuncu-kırmızı olup üzerinde 7 tane kara nokta bulunur.

Uğurlamak
  • Gideni esenlik ve sevgi dilekleriyle geçirmek, yolcu etmek, selametle göndermek, teşyi etmek.

Uğurlu
  • Uğuru olan, iyilik getirdiğine inanılan, kutlu, tekin, kademli, meymenetli, mübarek.
  • Yararlı (insan için).

Uhrevi
  • Öbür dünya ile ilgili, ahiret ile ilgili, dünyevi karşıtı.

Uhuvvet
  • Kardeşlik.
  • Kardeşlik, dostluk, arkadaşlık.

Ulu
  • Erdemleri bakımından çok büyük, yüce.
  • Çok yüksek, çok büyük olan (şey).
  • İtibarlı, şerefli.
  • Saygın.

Uluhiyet
  • Tanrılık sıfatı, Allahlık vasfı.

Ulvî
  • Yüce, yüksek.
  • Eşsiz, benzersiz özellikler taşıyan.
  • Gökle ilgili olan, semavi.

Umde
  • İlke.

Umumi efkâr
  • Kamuoyu.

Umur
  • Aldırış etme, önem verme.
  • İşler
  • Görgü, bilgi, deneyim.

Umurgörmüş
  • Önemli görevlerde bulunmuş (kimse).
  • Görgülü, olgun (kimse).
  • Deneyimi çok olan.

Umursamak
  • Aldırış etmek, önem vermek.

Umut
  • Ummaktan doğan güven duygusu, ümit.
  • Olması beklenilen veya olacağı düşünülen şey.

Umut dünyası
  • Gerçekleşmesi çok zor olan şeyleri ummanın hoş görülmesi gerektiğini belirten bir söz, ümit dünyası.

Umut ışığı
  • Umutlandırıcı belirti.

Umut kapısı
  • İstenilen, arzu edilen bir şeyin gerçekleşmesi beklentisiyle özlenen durum, ümit kapısı.

Umutlu
  • Umudu olan, umut besleyen, ümitli.

Us
  • Akıl, fikir, zekâ.
  • İnsanlara özgü, onların tümel ve zorunlu olan ilkelere hiç bir güç harcamadan uymalarını sağlayan bilme, düşünme ve önlem alma yetisi.
  • (Geniş anlamıyle) Duyarlığın karşıtı olarak, düşünme, anlama, kavrama yetisi; usavurma, çıkarımlar yapma yetisi; olaylar ya da kavramlar arasında zorunlu bağıntılar kurma yetisi; bağlantıları algılama ve kavrama yetisi. Bu bağlamda: 1. İnsanı hayvandan ayıran öznitelik. İnsan genellikle usu olan bir hayvan olarak tanımlanır. (Hayvanlarda belli bir anlak -intelligence-olduğu, ama us olmadığı kabul edilir.) 2. Evrenin nesnel düzen ilkesi. (Anaksogoras'ta: "nous", Herakleitos'ta: "logos"); Hegel'de: nesnel-mantıksal biçimlerin bütünü: bütün var olanların temelinde bulunan ilke. II. (Özel anlamda) 1. Ortaçağın sonlarından 17. yüzyıla değin, bilgi yetileri olan duyu algısı (sensatio); us (ratio), anlık (intellectus) dizisinde, us (ratio) anlığa (intellectus) göre daha aşağı bir sıraya konmuştur, duyu algılarını kavramlar altında toplayan yeti olarak gösterilmiştir. Skolastik çağda akıl aynı zamanda fizikötesi bilgi yetisi olarak kabul edilen anlıktan (intellectus) ayrı olarak çıkarımlar yapan düşünme yetisi olarak da anlaşılır. 2. Aydınlanma'dan, özellikle Kant'tan bu yana yukarıdaki (II, 1) anlamın tersine, us yüksek bir bilgi yetisi olarak anlaşılır: böylece us kavramlar yetisi değil, anlığın kavramlarını ilkeler altında birleştirme yetisidir, kısaca ilkeler yetisidir; usun ilkelerine ya da kavramlarına fizikötesi nesneler, yani deneyin ötesinde de bulunan nesneler karşılıktır. Usun bu kavramlarına da Kant "ideler" adını verir. Hegel'de: Karşıtların birliği ve bütünlüğü üzerine eytişimsel düşünme yetisi.
  • İnsanın mantıklı olarak düşünmesini sağlayan süreç ve eylemlerin bütünü.
  • Tutarlı ve çıkarımcı olarak düşünme yetisi.

Uslanmak
  • Yadırganan, ayıplanan davranışlardan vazgeçmek, davranışlarına düzen vermek.
  • Herhangi bir olaydan ders almak, aklı başına gelmek.

Uslu
  • Toplumu, çevresini rahatsız etmeyen, edepli, müeddep, yaramaz karşıtı, sakin kimse.
  • Uysal bir biçimde.
  • Akıllı, zeki.

Usturup
  • Dürüst davranış.
  • Ustalıklı.

Usûl
  • Bir amaca erişmek için izlenen düzenli yol, tutulan yol, yöntem, tarz.
  • Bilimde belli bir sonuca erişmek için, belli ilke ve kurallara göre izlenen yol, metot.
  • Bir yasama veya idare işleminin hazırlanması, yapılması veya yürürlüğe konması sırasında uyulması gereken hükümler ve izlenecek yollar.
  • Klasik Türk müziğinde tempo.

Utangaç
  • Bir topluluk içinde gereken güven ve cesareti kendinde bulamayan, rahat konuşamayan ve rahat davranamayan, sıkılgan, mahcup.

Utanma duygusu
  • İnsanın ruh dünyasında oluşan utanç duygusu.
  • Ar, haya duygusu.

Utanmak
  • Onursuz sayılacak veya gülünç olacak bir duruma düşmekten üzüntü duymak, korkmak, mahcup olmak.
  • (-den) Sıkılmak.
  • (-den) Çekinmek.
  • Çekingenlik göstermek, mahcup tavırlı hareket etmek.

Uyarıcı
  • Uyarma özelliği olan, uyaran, münebbih.
  • İşlevsel aktifliği arttıran maddeler.
  • Uyandırıcı, mürşit.

Uyarmak
  • Bir kimseye bir davranışta bulunmasını veya bulunmamasını söylemek, ikaz etmek.
  • Görevini gereği gibi yapmayan kimseye nasıl davranması gerektiğini hatırlatmak, ihtarda bulunmak.
  • Bir canlının herhangi bir organını dıştan bir etki ile görev yapmaya zorlamak.
  • Öğütle yola getirmeye çalışmak.
  • Uyandırmak, irşadetmek, ikazetmek.
  • Öğütle, eğitimle yola getirmeye çalışmak.
  • Işığı parlatmak, yakmak.
  • Sönmüş ateşi canlandırmak.

Uygar
  • Fikir, sanat ve endüstri alanlarında çok büyük bir gelişme göstermiş olan, medeni.
  • Kültürlü, eğitimli, görgü kurallarına uyan, medeni (kimse).

Uysal
  • Başkalarına kolayca uyabilen, sözlerini dinleyip karşı gelmeyen, yumuşak başlı.
  • Uyumlu, boyun eğen.
  • Terbiyeli.

Uyum
  • Bir bütünün parçaları arasında bulunan uygunluk, ahenk.
  • Toplumsal çevreye veya bir duruma uyma, uyum sağlama, intibak, entegrasyon.
  • Bir cismin görüntüsünü tam ağ tabaka üzerine düşürebilmek için göz merceğinin dışbükeylik derecesini çoğaltıp azaltması olayı, mutabakat.
  • Ortak özellikleri açısından sesler arasındaki uygunluk, harmoni.
  • Bir sözcükte ünlülerin veya ünsüzlerin kural halinde birbirlerini etkileyerek benzeşmeleri: Ünlü uyumu, ünsüz uyumu vb.
  • Bireyin, çevresel koşullara ya da değerlere ruhsal bakımdan kendini uydurması süreci.
  • Organizmanın, varlığını sürdürebilmesi için gerekli değişmelerle kendini çevre koşullarına göre ayarlaması.
  • Bir yapıtta parçaların birbirleriyle ve yapıtın tümüyle uygunluğu.
  • Şiir ya da düzyazıdaki sözcük ya da sözcük öbeklerinin ses ve yapı benzeşmesinden oluşan ve kişide güzel bir etki uyandıran düzen.

Uyumlu
  • Uyumu olan, ahenkli, mevzun, imtizaçlı.
  • Çevresine karşı kendisi ve toplum için yararlı olacak biçimde tepki yapabilme yeterliği olan ya da bu yeterliği eyleme dönüştüren (kişi).

Uzlaşı
  • Uzlaşma.
  • Anlaşma.
  • Mutabakata varma.
  • Aynı düşüncede, aynı görüşte olma.

Uzlaşma
  • Uzlaşmak durumu, uyuşma.
  • Uzlaşı, uzlaşım, mutabakat, konsensüs.
  • Karşıtlar arasındaki anlaşmazlıkların ortadan kaldırılması yoluyla birlik sağlama.
  • Uygulanacak işlerde tartışma yoluyla bir bütünlük ve birliğe varma.
  • Bireylerin ya da toplumsal kümelerin, toplumsal değerlerin paylaşılmasında karşılıklı ödünlerle aralarında bir anlaşmaya varmaları.
  • Tutum, görüş, kanıların birbirine uygun düşmesi ya da yaygın kalıplarla bağdaşması.

Uzun ömürlü
  • Yaşadığı, var olduğu süre çok uzun olan.


Submit a name