04 Nis

Güzel kelime önerileri

Sözlükte, Güzel Kelimeler arasında yer almasını istediğiniz bir kelime varsa, Kelime öner/ekle formu‘nu kullanarak anlamı ile birlikte ekleyebilirsiniz. Önerilen kelime en kısa sürede öneren kişinin adı ile birlikte sözlüğe eklenecektir.

All | Latest | A B C D E F G H I J K L M N O P R S T U V Y Z | Submit a name
There are 101 names in this directory beginning with the letter D.
Dağ havası
  • Yüksek yerlerdeki serin ve temiz hava.

Dakik
  • Düzenli işleyen, aksamayan.
  • Zamanı kullanmada çok dikkatli olan, her şeyi zamanında yapmaya özen gösteren.

Danişment
  • Bilgin, bilgili.
  • Danışman.
  • Tanzimat’tan önce, kadıların yanında yetişmek üzere görevlendirilen kimse.
  • Sahn Medreselerinde oda sahibi olabilen öğrenci.

Danışma
  • Danışmak işi, müşavere, istişare, müzakere, meşveret.
  • Danışılan yer, müracaat, enformasyon.
  • Bir öğrenciye, gücü oranında en iyi uyumu gerçekleştirebilmesi için, danışmanın okul ve çevre kaynaklarından yararlanarak yaptığı bireysel ve kişisel yardım.
  • Sorunların çözümü için ilgili uzmanla yapılan konuşma.
  • Konsültasyon.

Darıdünya
  • Dünya, yeryüzü

Darülaceze
  • Düşkünlerevi.

Darülbedayi
  • Güzel sanatlar kuruluşu.

Darüleytam
  • Yetimlerin barındığı yer.

Darülfünun
  • Üniversite.

Darüşşifa
  • Sağlık yurdu.

Daüssıla
  • Yurt özlemi

Dava
  • Korunmanın bir hüküm ile sağlanması için yargı organlarına başvurma.
  • Sorun.
  • Ülkü.

Dava adamı
  • Bir ülkü uğrunda sürekli çalışan kimse.

Dava arkadaşı
  • Aynı ülküyü benimseyenlerden her biri.

Davet
  • Çağrı, çağırma.
  • Yemekli toplantı.

Dayanışma
  • Dayanışmak işi, tesanüt.
  • Bir topluluğu oluşturanların duygu, düşünce ve ortak çıkarlarda birbirlerine karşılıklı bağlanması, tesanüt.
  • Teselsül.

Dayanma gücü
  • Bir kimseye veya bir şeye katlanabilme sınırı, takat sınırı.

Değer
  • Bir şeyin önemini belirlemeye yarayan soyut ölçü, bir şeyin değdiği karşılık, kıymet.
  • Bir şeyin para ile ölçülebilen karşılığı, kıymet, paha, valör.
  • Üstün nitelik, meziyet, kıymet.
  • Üstün, yararlı nitelikleri olan kimse.
  • Bir şeyin önemini belirten ölçü, karşılık.
  • Kişinin isteyen, gereksinim duyan bir varlık olarak nesne ile bağlantısında beliren şey.
  • Bir değişkenin veya bilinmeyenin sayı ile anlatımı.
  • Bir ulusun sahip olduğu sosyal, kültürel, ekonomik ve bilimsel değerlerini kapsayan maddi ve manevi ögelerin bütünü.
  • Bir varlığın ruhsal, toplumsal, ahlaksal ya da güzellik yönünden taşıdığı düşünülen yüksek ya da yararlı nitelik.
  • Kişinin, isteyen, gereksinme duyan, erek koyan bir varlık olarak, nesne ile bağlantısında beliren şey. //İnsanların gereksinme, duyma biçimi ve istemelerinin türlü türlü oluşu, değerlemeleri de çoğalttığından sayısız değer türleriyle karşılaşılır. Ayrıca, birine yüksek bir değer olarak görünen bir şey, bir başkasına değeri az ya da değersiz görünebilir.
  • Her türlü deneysel yaşantının dışında, insanın isteme, duyma ve eğilimlerinden bağımsız olan, kendi başına var olan "kendinde değer"i kabul eden felsefe görüşüne göre, aralarında bir aşama düzeni olan bu değerler bir "değerler alanı" kurarlar. Max Scheler ve Nicolai Hartmann bu görüşü savunurlar. //Değerler, biçimsel olarak: olumlu ve olumsuz, göreli ve salt, öznel ve nesnel değerler olarak ayrılırlar; içerik bakımından: nesne değerleri (hoş, yararlı, kullanışlı), mantıksal değerler (doğru), ahlaksal değerler (iyi), sanat değerleri (güzel) olarak ayrılırlar.
  • Neoklasik iktisada göre tüketicinin son biriminin faydasını dikkate alarak bir mala verdiği göreli önem.
  • Marksist emek değer kuramına göre bir malın içerdiği emek zamanı.
  • Neoklasik ve emek değer kuramlarına göre iki mal arasında olması gereken değişim oranı. krş. değişim değeri
  • Dışalım eşyasının Dünya Ticaret Örgütünün ilgili yönetmelik hükümleri uyarınca tespit edilen bedeli.
  • Nesne ve olayların bir toplum, bir sınıf ya da bir insan bakımından taşıdığı önemi belirleyen niteliği.
  • Bir toplum, bir sınıf ya da bir insan için önem taşıyan nesne ve olaylar.

Değer katmak
  • Bir kişi veya şeyin değerini artırmak, değer bakımından katkıda bulunmak.
  • Bir paranın değerini altına ve dövize göre yeniden ayarlamak, revalüasyon.

Değerbilir
  • Değeri olan şeyleri, kimseleri koruyan veya sayan, kadirbilir, kadirşinas (kimse).

Değerli
  • Değeri olan veya değeri yüksek olan, kıymetli.

Değirmen
  • İçinde öğütme işi yapılan yer.
  • Kahve, buğday, nohut vb. taneleri öğüten araç veya alet.
  • Parçalanma, öğütme işlemlerinin yapıldığı cihaz.

Dejavu
  • Bir yeri daha önce görmüş olma veya bir olayı daha önce yaşamış olma duygusu.

Delege
  • Kendisine yetki verilerek bir yere veya birinin katına gönderilen kimse, elçi, murahhas.
  • Devlet, parti, sendika vb. kuruluşları toplantılarda temsil eden kimse.
  • Bilimsel toplantılara bildiri sunmak üzere katılan kimse, katılımcı.

Demiurgos
  • Platonik felsefede evreni yaratan, yaratıcı Tanrı.

Demokrasi
  • Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi, demokratlık.
  • Halkın kendisiyle ilgili işlere katıldığı, karar verdiği ve uygulamalarda yer aldığı yönetim biçimi.

Denge
  • Bir nesnenin veya bir insanın devrilmeden durma hâli, muvazene, balans.
  • Zihinsel ve duygusal uyum, istikrar.
  • Siyasi güçlerin, yetkilerin birbirini sınırlayacak biçimde dağıtılması.
  • Ekonomik hayatın uyumlu düzeni.
  • Birbirini ortadan kaldıran güçlerin sonucu olan durma hâli.
  • Gövdenin, en küçük dayanak olmadan yüzey ya da yüzeylerinde düşmeden durma yetisi.
  • Resim, heykel ve mimarlık yapıtlarında, kullanılan öğelerin birbirlerini tartacak biçimde düzenlenmiş hali.
  • Birbirine ters yönlü güçlerin eşitlenmesi sonucu değişme eğiliminin kalmadığı durum.
  • Bir sistemi değiştirebilen birden çok etkenin, tam birbirini karşılayacak konum ve büyüklükte olmaları sonucu net etkinin sıfır çıkması hali.
  • Karşılıklı çalışan güç ya da etkenler arasındaki eşitlik durumu.

Dengeli
  • Dengesi olan, muvazeneli, stabil.
  • Kurallara uygun, sıkıntı yaratmayan.
  • Tutum ve davranışlarında uyum olan (kimse), istikrarlı, kararlı.

Deniz feneri
  • Kıyıların tehlikeli yerlerinde, bazı kaya ve adacıkların üzerinde geceleri deniz taşıtlarına yol gösteren, tepesinde güçlü bir ışık kaynağı olan fener.

Deniz kızı
  • Denize yakın kayalıklar üzerinde şarkı söyleyen, başı ve göğsü kadın biçiminde, belden aşağısı balık kuyruklu olduğu varsayılan doğaüstü yaratık.

Deniz mavisi
  • Deniz renginde koyuca mavi.
  • (Resim) Mora çalan koyu, sıcak bir mavi.

Denk
  • Uygun, nitelik yönünden eşit.
  • Aynı yaş ve ayarda olanlar.
  • Denk, müsavi, layık.
  • Ağırlık bakımından eşit olan.
  • Muadil.
  • Destekleri paralel, yönleri aynı, şiddetleri eşit bulunan güçler.
  • Denkleştirilmiş yük, eşya.
  • Yük hayvanlarının sağ ve soluna konulan iki yük parçasından her biri.
  • Yatak, yorgan, kumaş vb. eşyanın sarılıp bağlanmış biçimi, balya.
  • Sarılmış yük.
  • Eskiden 0,80175 gram olan ağırlık ölçü birimi.
  • 4,875 gram ağırlığındaki miskal'in dörtte birine denk olan eski bir ağırlık ölçüsü.
  • Tahılın kabuğunu yumuşatmaya ve ayırmaya yarayan değirmen.

Denklik
  • Denk olma durumu, eşitlik, müsavat, akreditasyon.
  • Birbiriyle karşılaştırılabilir ya da birbirine dönüştürülebilir değerlerin eşitliği.

Denli
  • Ağırbaşlı, sözleri ve davranışları ölçülü olan (kimse).
  • Uslu, saygılı, terbiyeli, doğru, namuslu (kimse).
  • Kadar anlamında üstünlük derecesini belirten bir söz.

Dergâh
  • Tekke.
  • Dervişlerin toplandıkları ve ayin yaptıkları yer, yapı.
  • Eskiden, tarikattan olanların toplandıkları yer. Dergâhta, tarikat ilkeleri öğretildiği gibi saz, koşuk eğitimi ve öğretimi de yapılırdı.

Derhatır
  • Hatırlama.

Derkenar
  • Sayfa kenarına kaydedilen yazı, çıkma.

Derman
  • Güç, takat, mecal.
  • İlaç.
  • Çıkar yol, çare.

Dert
  • Üzüntü.
  • Hastalık.
  • Ağrı.
  • Sorun, kaygı.

Dert babası
  • Herkesin derdini rahatlıkla, çekinmeden, bir çözüm yolu bulabilir ümidiyle anlattığı kimse.

Dert ortağı
  • Aynı derdin sıkıntısı içinde bulunanlardan her biri.
  • Bir kimsenin derdini paylaştığı dostu.

Dertleşmek
  • Rahatlamak ve çözüm bulmak amacıyla dertlerini karşılıklı anlatmak.

Dertli
  • Derdi olan. Dertli hâlinden ne bile / Yüreği sağ olan kişi? -Yunus Emre.

Derun
  • İç, içeri, öz.
  • Gönül, yürek, ruh.

Derviş
  • Bir tarikata girmiş, onun yasa ve törelerine bağlı kimse, alperen.
  • Yoksulluğu, çilekeşliği benimsemiş kimse.
  • Alçak gönüllü ve hoşgörülü kimse.
  • Kırlangıç balığının pek küçüğü.

Dervişane
  • Dervişçe.

Derya
  • Deniz.
  • Bilgili, engin kimse.
  • Bir şeyin bol olduğu yer.

Deryadil
  • Her şeyi hoş gören, çok sabırlı.
  • Gönlü geniş, her şeyi hoş gören kimse.

Deva
  • İlaç, çare.

Dide
  • Göz.
  • Kalp, yürek.

Dik duruşlu
  • Vücudu düzgün yapılı olan.
  • Düşüncesinden, söylediğinden, yaptığından vazgeçmeyen.
  • Başkalarının karşısında eğilmeyen, temenna etmeyen.

Dikkatli
  • Dikkat eden, özen gösteren (kimse).
  • Dikkat ederek.

Dilaver
  • Yiğit, delikanlı, yürekli.

Dilbaz
  • Güzel söz söyleyen, konuşmasıyla ikna eden.
  • Tercüman (farsça).
  • Güzel söz söyleyen, göze hoş görünen.
  • Konuşmasıyla kandıran. Gönül çeken.

Dilek
  • Bir kimsenin dilediği şey, istek, talep, temenni, rica, murat.
  • Dilenen, istenen şey.

Dilek pınarı
  • İnsanların gerçekleşmesi umuduyla çevresinde dilekte bulunduğu pınar.

Dilenci vapuru
  • Bütün iskelelere uğrayarak sefer yapan vapur.

Dinç
  • Gücü ve sağlık durumu yerinde, canlı, zinde, tendürüst, tüvana.
  • Canlı, zinde bir biçimde.
  • Emin, mutmain, selâmet; fariğ, sâkin, âsude, müsterih.

Dingin
  • Sakin, durgun, düşünceli.
  • Hareket etmeyen, kımıldamayan.
  • Gücü tükenmiş, yorgun, mecalsiz.
  • Kimyasal tepkimeye girmeyen.

Dinginlik
  • Durgunluk, sükûnet.
  • Atalet.
  • Dingin olma durumu.

Dinlemek
  • İşitmek için kulak vermek.
  • Birinin sözünü, öğüdünü kabul edip gereğince davranmak.
  • Kulakla veya dinleme aletiyle hastayı muayene etmek.
  • Uymak, baş eğmek, itaat etmek.

Dirayet
  • Zekâ, bilgi; kavrayış.

Dirayetli
  • Yetenekli, becerikli.

Direniş
  • Direnme işi.
  • Bir toplumsal kümenin, başka toplumsal küme ya da bireylerin kimi tutum ve davranışlarını değiştirmeğe zorlamak üzere onlarla toplumsal (özellikle ekonomik ve siyasal) ilişkileri kesmesi.

Diriliş
  • Dirilme işi, canlanma.
  • Yeni bir atılımla güç kazanma.
  • Dinî inanışlara göre ölümden sonra dirilme, basübadelmevt.

Dirlik
  • Yaşayış, hayat, sağlık, varlık, geçim.
  • Huzur, erinç.
  • Dirlik, düzen.
  • Mutluluk.
  • Bir ailenin yıllık yiyecek, içecek ve giyeceği. Maaş.
  • Osmanlı Devleti'nde bir hizmete karşılık olmak üzere bir kimseye devletçe verilen aylık veya bir yere bağlı gelir.

Divane
  • Deli, kaçık, budala.
  • Bir şeye çok düşkün olan.

Diyar
  • Ülke.
  • Dünya.
  • Bazı nitelik veya değerleri taşıyanların çok bulunduğu yer, yurt.

Doğasever
  • Doğanın kirlenmesine ve tahrip edilmesine karşı çıkan (kimse).

Doğru
  • Gerçek, yalan olmayan.
  • Akla, mantığa, gerçeğe veya kurala uygun.
  • Gerçek, hakikat.
  • Yasa, yöntem ve ahlaka bağlı, dürüst, namuslu.
  • Yanlışsız, eksiksiz bir biçimde.
  • Gerçekliğin, düşüncede gerçeğe uygun biçimde yansıması.
  • Yakın, yakınlarında.
  • Hiçbir yöne sapmadan, dosdoğru, doğruca.
  • İki nokta arasındaki en kısa çizgi.
  • Bir ucundan öbür ucuna kadar yönü değişmeyen, eğri ve çarpık karşıtı.

Doğru yol
  • Her türlü kötülükten uzak olan tutum, hak yolu.

Doğruluk
  • Doğru ve dürüst olma durumu, doğru olana yakışır davranış, dürüstlük, adalet.
  • Düşüncenin gerçekle uyuşması, yargı ve önermelerin gerçeğe uygun olması.
  • Kendilerine test uygulanan kimselerin sayısı ile doğru olarak yanıtlanan test maddeleri sayısı arasındaki oran.
  • Test puanlarında yanlış bulunmaması durumu.
  • (Yun. alétheia = açık olma, kendini açık olarak ortaya koyma durumu) : 1. Düşüncenin gerçekle uyuşması. Yargı ve önermelerin gerçeğe uygun olması, verilmiş bir olguyla uyuşması (içeriksel doğruluk). 2. Düşüncenin kendi kendisiyle uyum içinde olması, çelişik olmaması (biçimsel doğruluk-biçimsel mantıkta-). //Leibniz doğruları ikiye ayırır: Olgu doğruları (vérités de fait): Deneye dayanan doğrular. Bunlar zamana bağlıdır, belirli koşullar altında, belirli bir zaman noktasında gerçekleşmiş olmakla içerik kazanırlar (deneysel doğruluk). Us doğruları (vérités de raison): Doğruluk nedeni yalnızca usta bulunan, zamana bağlı olmayan, zamandışı olan, her zaman her yerde geçerli olan doğrular (mantıksal doğruluk). Olgu ve us doğruları kavramlarını ilkin Leibniz kullanmıştır.
  • Ölçülen bir büyüklüğün, doğru veya doğru olduğu kabul edilen değerle, bir analitik sonuç arasındaki yakınlığın bir ölçüsü; bu yakınlık hata cinsinden ifade edilir.
  • Sayısal bir işlemde doğruluk ya da kesinlik.
  • Tümdengelimci bir dizgede yapılan çıkarımların, ulaşılan vargıların önsayıtlara uygunluğu ya da öncüllere indirgenebilir olması.

Dokunaklı
  • Etkili, insanın içine işleyen, müessir, patetik.
  • Bir yapıtın, kişiyi güçlü bir ölçüde içlendiren etkileyen öğeleri.

Doruk
  • Dağ, ağaç vb. yüksek şeylerin tepesi, en yüksek yeri, zirve, şahika.
  • En üstün başarı düzeyi.
  • Heyecan, sevinç, coşku vb. duygularda ulaşılan en üst nokta.
  • Bir işlevin belirli bir noktada, yakınlarına göre en büyük değerini aldığı nokta; işlevin dorukta türevi sıfır olur.
  • İktisadi çevrimdeki genişlemenin en üst noktaya ulaşması, diğer bir ifadeyle genişlemeden tekrar daralmaya geçişi gösteren dönüş noktası.
  • Bir oyunun geriliminde en üst, keskin nokta.
  • Bir kemer yapısının en yüksek kesimi.
  • Tepe, en yüksek yer, uç, zirve.

Dosdoğru
  • Çok doğru.
  • Sağa sola sapmadan.

Dost
  • Sevilen, güvenilen, yakın arkadaş, gönüldaş, iyi görüşülen kimse, düşman karşıtı.
  • Sahibine sevgi gösteren hayvan.
  • Bir şeye aşırı ilgi duyan, koruyan kimse.
  • İyi geçinen, aralarında iyi ilişki bulunan.
  • Sevilen, güvenilen yakın arkadaş.
  • Veli, evliya.

Dost canlısı
  • Arkadaş canlısı.

Dostane
  • Dostça.

Dostluk
  • Dost olma durumu.
  • Dostça davranış.

Dua
  • Yakarış.
  • Tanrı'ya yalvarma, yakarış için söylenen dinî metin.
  • Tek kişinin ya da din adamlarınca yönetilen tapınmaya, kutsamaya ve dinsel törene katılan kişilerin; yüce varlıkların, doğaüstü güçlerin yardım ve acımalarını sağlamaları, onları yumuşatmaları için seslenişleri, yakarışları.
  • Kaside.

Duayen
  • Aksakal.
  • Kordiplomatikte kıdemlilik bakımından başta gelen diplomat.

Dudu dilli
  • Çok konuşan, tatlı dilli (kadın).

Durgun
  • Dingin, sakin.
  • Neşesiz, keyifsiz, sessiz.
  • Canlı olmayan, sönük, hareketsiz.
  • Hareketli (dinamik) olmanın zıttı olan sürekli hareketsiz veya dengede olma durumu.
  • Atmosferik elektrik yükü veya diğer elektrik kaynakları nedeniyle radyo dalgaları ile olan girişim.
  • Büyümenin ve üremenin kontrol altına alınması veya önlenmesi, bakteriyostatik gibi.

Duru
  • Bulanıklığı olmayan, saf, temiz, berrak.
  • Pürüzsüz (ten).
  • Arınmış, karışık olmayan (dil, üslup vb.)

Duruluk
  • Duru olma durumu.
  • Dil veya üslubun karışık olmama durumu.
  • Yıkanırken, çamaşır yıkarken en son kullanılan temiz su, durulama suyu.
  • Safiyet, berraklık.

Dürüst
  • Sözünde ve davranışlarında doğruluktan ayrılmayan, doğru (kimse).
  • Kurallara uygun, yanlışsız.

Dürüstlük
  • Doğruluk.
  • Soru-yanıt ilişkisine dayanan bir bilgi alışveriş sürecinde yanıtlayıcının olanı aktarması, gözlemcininse aktarılan bilgiyi yanlılığa düşmeden saptaması.

Düş gücü
  • Hayal gücü.

Düşkünlerevi
  • Çalışma gücünden yoksun, kazancı olmayan yoksul kimselerin barındırıldığı toplumsal bir yardım kuruluşu, bakım yurdu, darülaceze.

Düşünce
  • Fikir.
  • Zihinde tasarlanan, canlandırılan şey.
  • Bir işin gerçekleşmesi ya da bir sorunun çözümü için zihince tasarlanan, aranıp bulunan yol.
  • Düşünce sonucu bilincine varılan herhangi bir şey.
  • Düşünme ediminin içeriği.
  • Düşünmenin ürünü olan: düşünülen içerik; bu içerik düşünme ediminden çözülebilir ve örneğin yazılı olarak saptanabilir ya da bir başkasına aktarılabilir.
  • İlke, yönetici sav.
  • Uzay ve zamanın ötesinde, öznenin dışında, kendiliğinden var olan, duyularla değil, yalnızca ruhen algılanabilen asıl gerçeklik, mütalaa, fikir, ide, idea.
  • Dış dünyanın insan zihnine yansıması.
  • İnsan beyninin anlık ve us yardımıyla nesnel evreni yansıtmak üzere oluşturduğu kavramlar, yargılar, kuramlar vb.
  • Olay, durum ve nesneler üzerinde çözümleyici ve bireştirici işlemlerde bulunmaya olanak sağlayan kavrama ve açıklama yetisi.
  • Niyet, tasarı.
  • Tasa, kaygı, sıkıntı.

Düşünür
  • Genel sorunlar üzerine yeni ve kendine özgü düşünceleri olan kimse, mütefekkir.

Duyarlı
  • Dış etkenlere karşı duyarlığı olan, duygun, hassas.
  • Çevresindeki hastalık etkenlerinden kolaylıkla etkilenen birey.
  • İlaçların etkilerine duyarlı mikroorganizma.
  • Hassas, duygu alıcı, hissedilir, sensibl.

Duygu
  • Duyularla algılama, his.
  • Belirli nesne, olay veya bireylerin insanın iç dünyasında uyandırdığı izlenim.
  • Önsezi.
  • Nesneleri veya olayları ahlaki ve estetik yönden değerlendirme yeteneği.

Duygulu
  • Duygusu, duyarlığı çok olan, kolay duygulanan, içli, duyar, hassas.

Duygusal
  • Duygularla ilgili, duygulara dayanan, hissî.
  • Duygunun ağır bastığı, duygunun aşırı etkilediği (eser veya insan).
  • Ruhu duygulandıran, mantıktan çok duygulara dayanan ve bireyin duygu yönüyle yakından ilişkili olan.

Duygusallık
  • Duygusal olma durumu.
  • Duyumların ve duyguların ağır basması, aşırı bir biçimde insanı etkilemesi durumu.

Düzen
  • Belli yöntem, ilke veya yasalara göre kurulmuş olan durum, uyum, nizam, sistem.
  • Soyut ve somut nesnelerin bir sıraya, bir hedefe, bir amaca göre sıralanması, konsept.
  • Yerleştirme, tertip.
  • Bir devletin belli başlı ilkeleri bakımından yönetimde tuttuğu yol, yönetim biçimi, rejim.
  • Bir kimseye, bir kuruluşa karşı toplu olarak alınan gizli karar, dolap, komplo.
  • Topluca ve gizlice yürütülen herhangi bir plan, dolap, komplo.
  • Dolap, hile.
  • Müzik aletlerinde ses ayarı, akort.
  • Toplumsal bir yapı içinde ögelerin bütüne, bütünün ögelere ve ögelerin birbirlerine göre ilişkileri.
  • Alet edevat takımı.
  • Bez dokuma tezgâhı.
  • Öğelerin, belirlenmiş kurallara göre yerleşim durumu. Sıra kavramının tersine, her düzen doğrusal olmak zorunda değildir.
  • Bir çok öğenin, içinde her birinin belli bir yeri bulunan bir birlik kurmak üzere az ya da çok sağlam bir biçimde bir araya konuluşu.
  • Bir çokluğun bir ereğe, bir amaca göre sıraya konuluşu.
  • (Toplumsal alanda) Yurttaşların uyması gereken kurallar toplamı; yurttaşların bu kurallara uyması durumu.
  • (Siyasada) Toplumsal yaşama ilişkilerinin bir halkın özniteliğine uygun olarak hukuk temelleri üzerine kurulması.
  • (Resim, Heykel, Mimarlık) 1. Sanat yapıtında öğelerin dengeli kompozisyonu.
  • Yunan mimarlığında Dor, İyon ve Korent tapınak üslûpları için kullanılan sözcük.
  • Bir özdeği ya da dizgeyi oluşturan atomlar, moleküller gibi altkümelerin belli koşullar altında, doğa yasalarına uygun olarak birbirlerine göre dizilişlerine verilen genel ad.
  • Mimari: Bir yapının bölümlerinin uyumlu, düzgün bir bütün oluşturacak biçimde bağdaştırılması. Çıkıntılı kısımların, özellikle sütunlarla saçaklığın değişik yapı biçemlerini belirleyen yerleştirme biçimi.
  • Yazılacak, söylenecek düşünlerin, aralarındaki ilişkilerin gerektirdiği biçimde sıraya konulması; bu sıralama sonunda sağlanan durum.
  • Tertip. Nizâm. İntizam. Akort. Tedbir. Ev bark. Tıynet, yaradılış. Takım.

Düzenli
  • Düzeni olan, yerli yerinde, kararlı, tertipli, muntazam.
  • Sistemli, nizamlı, metodik.
  • Gerçek, doğru, sahi, tertipli.
  • Geçimli (kimse).

Düzey
  • Bir yüzeyin veya bir noktanın yüksekliğindeki yatay sınır, seviye.
  • Bir kursun basamaklarından her biri, kur.
  • Bir nesnenin, bir kimsenin başka nesnelere veya kimselere göre olan değer ve yücelik derecesi, seviye.
  • Bir nesnenin bir başkasına göre kimi niceliklerinde ya da konumunda gösterdiği ayrılık derecesi.
  • Bir kimsenin başkalarına göre değer ve yücelik derecesi.

Düzeyli
  • Düzeyi, değeri olan, seviyeli.

Düzgün
  • Doğru ve pürüzsüz, muntazam.
  • Düzenli, kusursuz, insicamlı, rabıtalı, muntazam.
  • İyi.
  • Kurala uygun olarak, kusursuz bir biçimde.
  • Kenar veya ayrıtları ile açıları birbirine eşit olan (biçim).
  • Muntazam.


Submit a name