04 Nis

Güzel kelime önerileri

Sözlükte, Güzel Kelimeler arasında yer almasını istediğiniz bir kelime varsa, Kelime öner/ekle formu‘nu kullanarak anlamı ile birlikte ekleyebilirsiniz. Önerilen kelime en kısa sürede öneren kişinin adı ile birlikte sözlüğe eklenecektir.

All | Latest | A B C D E F G H I J K L M N O P R S T U V Y Z | Submit a name
There are currently 1389 names in this directory
Çağrı
  • Birinin bir yere gelmesini isteme, davet.
  • Yargılama, duruşma, soruşturma ile ilgili bir işlem dolayısıyla, bir kişi ya da kişilerin yargıç ve savcı önüne gelmelerini isteme.
  • Oyuncunun sahneye çağrılması.
  • Birini çağırma, davet.

Çalışkan
  • Gayretli, çalışmayı seven, faal.

Çare
  • Bir sonuca varmak, ortadaki engelleri kaldırmak için tutulması gereken yol, çıkar yol, çözüm yolu.
  • Tedavi yolu, deva.

Çekingen
  • Her şeyden çekinen, ürkek, tutuk (kimse), muhteriz.

Çelebi
  • Bektaşi ve Mevlevi pirlerinin en büyüklerine verilen unvan.
  • Osmanlılarda XV. yüzyıla kadar padişah oğullarına, Mevlana soyundan gelenlere verilen san.
  • Kentli eğitimi görmüş, okur yazar ince kişi.
  • Görgülü, terbiyeli, olgun (kimse).

Çelik çomak
  • Çocukların, çomakla çeliğe vurarak oynadıkları oyun.

Çevik
  • Kolaylık ve çabuklukla davranan, tetik, atik.

Çevreci
  • Çevre kirliliği sorunlarıyla uğraşan kimse veya topluluk.

Çiçek bahçesi
  • Çiçek yetiştirilen veya çiçeklerle kaplanmış süslü bahçe.

Çiçek dili
  • Çiçeklerin tek başlarına veya demet hâlinde ele alınarak, belli bir hareketi, belli bir oluş veya kılışı saymaca bir değer ve anlam verme yoluyla anlatmak veya haberleşmek için kullanıldığı itibarî dil. Söz gelişi «beyaz kır papatyası»nın «kalp açıklığını», «beyaz kamelya»nın «gururu», «beyaz leylak»ın «dostluğu» anlatması gibi.

Çiğ
  • Geceleyin havayuvarındaki su buğusunun yoğunlaşması sonucu yerde ya da bitkiler üzerinde oluşan su damlaları.
  • Pişmemiş veya az pişmiş.
  • Gözü rahatsız eden, göze batan (renk, ışık)
  • Yersiz ve yakışıksız.
  • Yaşının gerektirdiği görgüye ve olgunluğa erişmiş olmayan (kimse).
  • Yağ çıkarmak için biriktirilmiş çiğ süt.
  • Çiğ sütün büyük kaplarda pıhtılaşması.
  • Çiğ sütün üzerinde meydana gelen yağ tabakası, kaymak.
  • Çökelek yapılmak için ayrılarak kendi kendine ekşimeye bırakılan çiğ süt.
  • Oğlak ağılı.
  • Ekmek sepeti.
  • Kamıştan örülmüş sergi.
  • Köylerde süt süzmeye yarayan, bir iki metre uzunlukta, yaprakları dikenli ve üst tarafında haşhaş başı gibi yuvarlak bir başı olan ot türü.
  • Çift sürerken pulluk veya saban deymeden kalan yer.
  • Talimsiz, idmansız.

Çiğdem
  • Zambakgillerden, türlü renklerde çiçek açan, çok yıllık, yumrulu bir kır bitkisi, mahmur çiçeği (Colchicum).
  • Süsengiller (Iridaceae) familyasından, çok yıllık, yumrulu, yumruları yenen, bazı türlerinden safran elde edilen, bazı türleri ilkbaharda, bazı türleri sonbaharda sarı ya da mavi renkli çiçek açan, ülkemizde 30 kadar türle temsil edilen monokotil bir bitki.

Çile
  • Zahmet, sıkıntı.
  • Dervişlerin kırk gün süre ile kendilerine uyguladıkları zahmetli ve perhizli dönem.
  • İpek, yün, pamuk vb. her türlü iplik demeti.
  • Yay kirişi.

Çise
  • İnce yağmur, çisenti.
  • Yağmur serpintisi.

Çisenti
  • İnce yağmur.
  • İnce damlacıklardan oluşan ve yavaşça yağan bir yağmur türü.
  • Toza benzer biçimde ince ince yağan şey.

Çoban yıldızı
  • Merkür'den sonra Güneş'e en yakın gezegen, Akşam Yıldızı, Çolpan, Çulpan, Kervankıran, Kervan Yıldızı, Venüs, Zühre.

Çocuk
  • Küçük yaştaki oğlan veya kız.
  • Soy bakımından oğul veya kız, evlat.
  • Bebeklik ile erginlik arasındaki gelişme döneminde bulunan oğlan veya kız, uşak.
  • Genç erkek.
  • Büyükler arasında daha az yaşlı olan kişi.
  • Büyüklere yakışmayacak daha çok küçüklerin yapabileceği gibi davranan kimse.
  • Belli bir işte yeteri kadar deneyimi ve yeteneği olmayan kimse.

Çocuk bahçesi
  • Çocukların gezinmesi, oyun oynaması ve hava alması için yapılmış bahçe.
  • Genellikle okul öncesi ve ilkokul çağında bulunan çocukların oynamaları için ayrılan ve düzenlenen, içinde kum havuzu, salıncak, kaydırak, tahteravalli, tırmanma merdiveni gibi oyun araçlarının bulunduğu bahçe.

Çocuk oyunu
  • Çocukların oynadığı oyun.
  • Basit ve sıradan bir olay veya durum.
  • Çocuklar için düşünülmüş, eğlendirirken eğitmeyi amaçlayan oyun.
  • Çocukların içgüdüsel oyun gereksinmelerinin toplumsal yaşantı üzerinde yaptığı etkiler sonucunda oluşan ve çoğunluğu kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze değin gelen halkbilim ürünleri.

Çocuk ruhlu
  • Çocuklara benzeyen bir iç dünyası olan, çocuksu davranışları olan (kimse).

Çocukluk
  • İnsan hayatının bebeklikle ergenlik arasındaki dönemi.
  • Çocuk olma durumu.
  • Çocukça davranış.

Çocuksu
  • Çocuk gibi, çocukça olan, çocuğa benzeyen.
  • Çocuğa benzer bir biçimde.

Çoğulculuk
  • Çeşitli eğilimlerin, düşüncelerin, yönetimde etkisini kabul eden siyasi yöntem, plüralizm.
  • Toplum yaşamında birbirine eşit ve birbirine indirgenemeyen birden çok ilkenin, alanın, gerçeklik biçiminin var olmasını savunan görüş.
  • Toplumbilimde: Tarihin, olayların rastgele akışından başka bir şey olmadığını, bu yüzden de toplumsal gelişimin nesnel yasalarının bulunup açıklanamayacağını savunan tutum.
  • Bir toplumsal yapıyı oluşturan eş ağırlıklı öğelerden her birinin öteki öğeler kadar tüm toplumsal yapı üzerinde söz ve belirleme gücü bulunduğu görüşü.

İbadet
  • Bir dinin buyruklarını yerine getirme.
  • Allah’ın buyruklarını yerine getirme, tapınma.

İbadetgâh
  • Tapınak, ibadet yeri.

İbret
  • Kötü bir olaydan alınması gereken ders, uyarıcı sonuç.
  • Çirkin, kötü, acayip.

İç barış
  • Kişinin kendi içinde, ailede veya toplumda sağlanmış iç huzur.

İç dünya
  • Bireyin ruhsal yaşamının bütünü.

İçlenmek
  • İçli bitkiler tanelenmek, iç tutmak.
  • Kimseye belli etmeden bir şeyi kendine dert etmek, duygulanmak.

İçli
  • İçi dolu (taneli sebze veya kuru yemiş).
  • Kolay duygulanıp incinen, duygulu, hisli.
  • Hassas.
  • Duygulandıran, etkili.

İçtenlik
  • İçten olma durumu, içten davranış, samimilik, samimiyet.
  • Sözlü ve yazılı anlatımda, düşünce ve duyguları içe doğduğu gibi, yapaylıktan kaçınarak belirtiş.

İdeal
  • Ülkü.
  • Düşüncenin tasarlayabileceği bütün üstün nitelikleri kendinde toplayan.
  • Uygun.

İdrak
  • Anlama yeteneği, anlayış, akıl erdirme.
  • Erişme, ulaşma.
  • Algı.
  • Algılama.
  • Dış dünyanın uyarısı ile meydana gelen fiziksel duygunun zihinsel yorumu.

İffet
  • Temizlik.
  • Namus.
  • Cinsel konularda ahlak kurallarına bağlılık, sililik.

İffetli
  • İffetini koruyan, sili, afif, afife.

İflah
  • Kötü, güç bir durumdan kurtulma, iyi bir duruma gelme, onma.
  • Güç, kuvvet.

İftihar
  • Övünme, kıvanma, kıvanç, övünç.

İhata
  • Kuşatma.
  • Kavrayış, anlayış.

İhlas
  • Temiz sevgi ve yürekten bağlılık.
  • İbadetlerdeki içtenlik.
  • Kur'an surelerinden biri.
  • Temiz, doğru sevgi.
  • Gönülden gelen dostluk, içtenlik, bağlılık.

İhsan
  • İyilik etme, iyi davranma.
  • Bağışlama, bağışta bulunma.
  • Bağışlanan şey, kayra, lütuf, inayet, atıfet.
  • Karşılık beklemeden yapılan yardım, iyilik.

İhtimam
  • Özen.
  • İyi, özenli bakım.

İhtiram
  • Saygı.

İhtişam
  • Büyüklük.
  • Görkem.

İhtiyatlı
  • Herhangi bir konuda ileriyi düşünerek ölçülü davranan, önlem alan, sakıngan, ihtiyatkâr.

İhya
  • Yeniden canlandırma, diriltme.
  • Çok iyi duruma getirme, geliştirme, güçlendirme.
  • Yeni bir güç, umut, erinç verme.
  • Diriltme, canlandırma.
  • İyilik, lütuf.
  • Uyandırma, canlandırma, tazelik verme.

İkdam
  • Gayretle çalışma, sürekli uğraşma.

İkram
  • Konuğu ağırlama.
  • Saygı gösterme.
  • Bir şeyi armağan olarak verme.

İlahî
  • Tanrı ile ilgili olan, Tanrı'ya özgü olan, tanrısal, lahuti.
  • Çok güzel, mükemmel.
  • Tanrıyı övmek üzere ezgi ile söylenen nazım. (Bu ilâhilere Mevleviler Ayin, Bektaşiler Nefes, Gülşenîler Tapuğ, Halvetîler Durak, başka tarikat ehli Cümhur derler).

İlelebet
  • Sonsuza değin, sonsuzluğa kadar, sürgit.

İleri görüşlü
  • İleri görüşü olan (kimse).

İletişim
  • Duygu, düşünce veya bilgilerin akla gelebilecek her türlü yolla başkalarına aktarılması, bildirişim, haberleşme, komünikasyon.
  • Bir düşüncenin, bir duygunun yüz anlatımı, el, kol ve baş hareketleri, konuşma yoluyla ya da yazı, telefon, radyo, televizyon gibi bildirişim araç ve gereçlerinden yararlanarak bir kimseden başka bir kimseye iletimi.
  • Bir bilginin, bir haberin, bir niyetin, bir konuşmanın ilkel veya gelişmiş bir işaret sisteminden yararlanılarak bir zihinden başka bir zihne yahut da bir merkezden başka bir merkeze ulaştırılması. Dil en önemli iletişim aracıdır.
  • Telefon, telgraf, televizyon, radyo vb. araçlardan yararlanarak yürütülen bilgi alışverişi, bildirişim, haberleşme, muhabere, komünikasyon.

İlgi
  • İki şey arasında bulunan herhangi bir bağlılık, ilişki, alaka, taalluk, aidiyet.
  • Kimyasal şartlar eş veya birbirine çok yakın olduğunda ögelerin birbirleriyle birleşmede gösterdiği seçicilik.
  • Dikkati öncelikle belirli bir şey üzerinde toplama eğilimi.
  • Belirli bir olay veya etkinliğe yakınlık duyma, ondan hoşlanma ve ona öncelik tanıma.

İlham
  • İçe, gönle doğma, esin.
  • İçe, gönle doğan şey.
  • Allah'ın Peygamberlerin yüreğine doğdurduğu Tanrısal âleme özgü duygu ve düşünceler.

İlham kaynağı
  • Esinlenmeyi ve içe doğmayı sağlayan şey.

İlham perisi
  • Sanatçılara esin verdiği varsayılan peri.

İlim
  • Bilim: “İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir” -Yunus Emre.
  • Bilme, biliş, bir şeyin doğrusunu bilme.

İlkbahar
  • Kuzey yarım kürede mart, nisan ve mayıs aylarını içine alan, 21 Mart-22 Haziran arası zaman aralığı, bahar, erken bahar, evvel bahar, ilkyaz.
  • Mart, nisan ve mayıs aylarını içine alan zaman aralığı (kuzey yarımküre için). Gökbilimde 21 mart ile 22 haziran arası.
  • Yılın ılık mevsimi, bahar.
  • Kışı yaza bağlayan ara mevsim.

İlke
  • Temel düşünce, temel inanç, umde, unsur, prensip.
  • Temel bilgi.
  • Öge.
  • Davranış kuralı.
  • Her türlü tartışmanın dışında sayılan öncül, mebde, umde, prensip.
  • Temel düşünce, temel kanı.
  • Bireysel karar ve eylemlerin, tutarlı ve eleştirel biçimde değerlendirilmesine olanak sağlayan ana kural.
  • Her türlü tartışmanın dışında sayılan kural.
  • Başlangıç, hareket noktası, her şeyin kendisinden türediği ilk ve temel kaynak.
  • Başlangıç; ilk olan; kendisinden başka bir şeyin çıktığı temel, köken; dayanak; temel neden, ilk neden. // İlkeler şu türlere ayrılır: 1. Biçimsel ilkeler (genel kurallar). (Ör. Mantıkta düşünce yasaları: çelişmezlik ilkesi vb.) 2. İçeriksel ilkeler: Bilgi içeriğini belirleyen ilkeler. (Ör, Fizikte enerjinin korunması ilkesi.) 3. Fizikötesi ilkeler (varlık ilkeleri): Yaşamın, gerçekliğin en yüksek koşulları, en yüksek temelleri türlü filozoflarda değişir. (Ör. Thales'te su, Pythagoras'ta sayı, Platon'da idea vb.) 4. Nedensel ilkeler: Bütün olup bitenlerin en yüksek nedenleri. S- Bilgi ilkeleri: Her türlü bilginin en yüksek koşulları. 6. İstenç ilkeleri ya da kılgılı ilkeler: Ahlak eyleminin en yüksek kuralları a. genel ve nesnel geçerliği olan yasalar, buyruklar, b. Yalnızca birey için, kişi için geçerli olan öznel ilkeler (maxime).

İlmihâl
  • İslam dininin kurallarını öğretmek için yazılmış kitap.

İltifat
  • Birine güler yüz gösterme, hatırını sorma, tatlı davranma.
  • İlgi gösterme, rağbet etme.
  • Söz söylerken, daha çok etki sağlamak için beklenmedik bir anda sözü, konu ile çok yakından ilgili birine veya bir şeye yöneltme.
  • Yüzünü çevirerek bakma.

İman
  • İnanç.
  • Güçlü inanç, inan.
  • İslam dinini kabul etme.

İmaret
  • İmarethane.
  • (Mimarlık) Yoksullara yiyecek dağıtmak üzere kurulmuş hayır evi.
  • Klasik çağdan sonra yoksullara yemek dağıtılan yer. Aşyeri anlamına kullanılmış olmakla birlikte, başlangıçta, herhangi bir dinsel yapıyı belirtmek için kullanılmıştır.

İmkân
  • Olanak.

İmrenmek
  • Beğenilen, hoşlanılan bir şeyi edinme veya bir yiyeceği yeme isteğini duymak.
  • Beğenilen bir kişi veya şeye benzemeyi istemek, gıpta etmek.

İmtihan
  • Sınav.
  • Güç, direnme, dayanışma gerektiren, sonucunda tecrübe kazandıran zor bir durum.

İmtizaç
  • Karışabilme.
  • Birbirini tutma, uyum sağlama, uygunluk.
  • İyi geçinme, uyuşma.
  • Kaynaşma.

İnanç
  • Bir düşünceye gönülden bağlı bulunma.
  • Birine duyulan güven, inanma duygusu. 3. İnanılan şey, görüş, öğreti.
  • Tanrı'ya, bir dine inanma, akide, iman, itikat.

İnayet
  • İyilik, kayra, atıfet, ihsan, lütuf.
  • Yardım, ihsan, iyilik, lütuf.
  • Gözetme, kayırma.
  • İnsanları rahata kavuşturmak için Allah’ın yapmış olduğu doğaüstü bağış veya yardım.

İnce düşünceli
  • Ayrıntılı bir biçimde düşünen.

İncelik
  • İnce olma durumu.
  • İnce davranış gösterme, zarafet, nezaket.
  • Bir işin herkesçe görülemeyen nitelikleri.
  • Ayrıntı.
  • Bir veriler öbeğinin, ortalama değerinden sapmaları için bir ölçü oluşturan salt ya da bağıl yanılgı ile belirlenen duyarlık kertesi.
  • Üslûpta ince, hafif ve zarif değişiklik.
  • Bir ölçümün küçük ayrımları yansıtma yeteneği.

İnfak
  • Yardım etmek.
  • Nafaka verip bir kimsenin geçimini sağlama.

İnkişaf
  • Gelişme, gelişim.
  • Meydana çıkma, aşikâr olma.

İnkisar
  • Kırılma.
  • Gücenme, gönlü kırılma.
  • İlenme, ilenç.

İnsaf
  • Acımaya, vicdana veya mantığa dayanan adalet.
  • Acı, düşün? anlamlarında bir seslenme sözü.

İnsaflı
  • İnsafı olan, acıyarak hakkını vererek davranan.

İnsan
  • Âdemoğlu, âdem evladı
  • Huy ve ahlak yönünden üstün nitelikli (kimse).
  • Toplum hâlinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı.
  • Düşünme ve konuşma yetileri olan bilinçli, toplumsal canlı.
  • Memeliler (Mammalia) sınıfının, insangiller (Hominidae) familyasından, iki ayağı üzerinde duran ve yürüyen, kolları kısa, vücudunun birçok yerlerinde tüyler azalmış, çeneleri belirli, beyinleri çok gelişmiş, kafatası yuvarlak ve yüz açısı yüksek, konuşabilen tek yaratık.

İnsan sarrafı
  • Adam sarrafı.

İnsancıl
  • İnsan seven.
  • İnsanla ilgili.
  • İnsana değer veren.
  • İnsancılık yanlısı olan, beşeriyetçi, hümanist.

İnsaniyetli
  • İnsanlığı olan, mürüvvetli.

İnsanlık
  • İnsanca davranma.
  • İnsan olma durumu.
  • İnsanların tümü, beşeriyet.
  • Doğru dürüst insana yakışır durum, adamlık, âdemiyet.
  • İnsanı insan yapan, insanın doğasını oluşturan niteliklerin hepsi.
  • İnsanın değerini, saygınlığını veren öz, insana yaraşır yaşama ve düşünme ilkesi.
  • İnsanı sevme, insan sevgisi, insancıl olma.

İnsicam
  • Düzgünlük, tutarlık, bağdaşım.
  • Tutarlık.

İnşirah
  • İç açılması, gönül açılması, ferahlık.

İntibah
  • Uyanma, uyanış.

İntizam
  • Düzenli, düzgün olma.
  • Düzen, çekidüzen.

İntizar
  • Birinin gelmesini, bir şeyin olmasını bekleme, gözleme.
  • İlenme, beddua, inkisar.

İnziva
  • Toplum hayatından kaçıp tek başına yaşama
  • Dış dünyayla bütün bağlarını keserek Tanrı'yla birleşebilmek için insanın kendi içine kapanması.

İrade
  • Bir şeyi yapıp yapmamaya karar verme gücü, istenç.
  • Buyruk.

İrfan
  • Bilme, anlama, sezme.
  • Gerçeğe ulaştırıcı güçlü seziş.
  • Kültür.
  • Tasavvufta evrenin sırlarını bilme gücü.

İrşat
  • Doğru yolu gösterme, uyarma.

İş birliği
  • Amaç ve çıkarları bir olanların oluşturdukları çalışma ortaklığı, teşrikimesai.
  • Bir işin çeşitli kişilerce yapılması.

İsabet
  • Hedefe varma, hedefi vurma.
  • Öneri, düşünce veya söz, yerinde olma.
  • Yanılmazlık.
  • Güzel rastlantı.
  • Çok güzel, iyi oldu? anlamlarında kullanılan bir seslenme sözü.

İsabetli
  • Yerine düşmüş, yerinde, uygun.

İstikbâl
  • Gelecek zaman, gelecek.
  • Karşılama.

İstiklâl
  • Bağımsızlık.
  • Özgürlük.

İştirak
  • Ortaklık, ortak olma, paydaşlık.
  • Bir işte yer alma, paydaşlık etme.
  • Bir işe, bir düşünceye katılma, katılım.
  • Katılma.

İstirham
  • Yalvarma, merhamet dileme.

İstişare
  • Danışma.
  • Bir işe daha doğru biçimde karar vermek için ilgili olanlarla, bilgisi olanlarla görüşme, birlikte değerlendirme. Doğru insanlarla İstişare yapmak doğru karar vermek ve doğru iş yapmanın anahtarıdır.
  • Konsültasyon.

İştiyak
  • Göreceği gelme, özleme.
  • Güçlü istek, arzu.

İtibar
  • Saygınlık.
  • Borç ödemede güvenilir olma durumu, kredi.
  • Saygı gösterme, önem verme.
  • Onur, şeref.

İtidal
  • Aşırı olmama durumu, ılımlılık, ölçülülük.
  • Soğukkanlılık.

İtidal sahibi
  • Ölçülü, ılımlı (kimse).
  • Soğukkanlı.

İtikâf
  • Bir kenara çekilme, ortalıkta görünmeme.
  • Ramazan ayının son on gününde Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak üzere dünya işlerinden ilgiyi kesip camiye kapanarak ibadet etme.

İtimat
  • Güven, güvenç, emniyet.

İtina
  • Özen.

İtizar
  • Özür dileme.

İtminan
  • İnanma, güvenme.

İttifak
  • Anlaşma, uyuşma, bağlaşma.
  • Oy birliği.

İttihat
  • Birleşme, birlik kurma, bir olma.

İyi
  • İstenilen, beğenilen nitelikleri taşıyan, beğenilecek biçimde olan, kötü karşıtı.
  • Bol, çok, aşırı.
  • Uğurlu, hayırlı, iyilik getiren.
  • Esen, sağlıklı.
  • Yerinde, uygun.
  • Doğru olan.
  • Yeterli, yetecek miktarda olan.
  • Öğrencinin değerlendirilmesinde kullanılan orta ile pekiyi arasındaki not.
  • İstenilen, beğenilen, yerinde, yararlı, uygun bir biçimde.
  • (Geniş anlamında) a. İşe yarar, ereğine, özüne uygun, doğru yapılmış; doğasına uygun. b. İstenmeğe değer olan. c. Değere yönelmiş, değere ilişkin, değerle belirlenmiş, değerli.
  • Ahlakın ve ahlak felsefesinin temel kavramı: Ahlaksal değer; ahlaksal olanın olumlu ana niteliğini gösteren özel kavram; ahlakça değerli olan (karşıt kavramı: kötü).
  • Ahlak felsefesinde şu anlamlarda kullanılır: a. (Skolastikte) Tanrı'nın istemiş olduğu dünyadaki varlık düzeni ile uyum. b. (Kant'ta) İstencin, içerik bakımından değil de, yalnızca ahlak yasasınca belirlenmiş olan biçimsel niteliği. 3. Somut kişi ya da edim değeri. // İyi, değerler düzeninde yüksek değerleri seçmede ortaya çıkar. Buna karşılık kötü, aşağı değerlerin yeğ tutulmasında kendini gösterir. Ayrıca: "Yararlı olan iyidir." (yararcılık) ya da "Haz veren iyidir." (hazcılık) görüşleri.

İyi hâl
  • İyi tavır, davranış, durum.

İyi huylu
  • Huyu iyi olan kimse.
  • İyicil.

İyi kalpli
  • Başkaları için hep iyilik düşünen, iyi yürekli.

İyi niyet
  • Herhangi bir kimse veya konuda hiçbir kötü düşünce beslememe, hüsnüniyet.

İyi niyetli
  • İyi niyet sahibi.

İyi yürekli
  • İyi kalpli.

İyilik
  • İyi olma durumu, salah.
  • Karşılık beklenilmeden yapılan yardım, kayra, lütuf, kerem, ihsan, inayet.
  • Sağlığı yerinde olma durumu, esenlik.
  • Yarar veya elverişlilik, nimet.
  • Kağnı tekerleklerinin geçtiği ok, dingil.

İyilik perisi
  • Maddi, manevi yardımda bulunan (kimse).

İyilikbilir
  • Değerbilir, kadirşinas.

İyiliksever
  • Hayırsever.

İyimser
  • Her olayı umutla karşılayan ve her şeyin sonunu iyi gören.
  • Genellikle her düşünce ve işi iyi olarak değerlendiren, kötümser karşıtı, nikbin, optimist.
  • İyiliksever kimse.

İzan
  • Anlayış, anlama yeteneği.

İzaz
  • Ağırlama.

İzzet
  • Büyüklük, yücelik, ululuk.
  • Değer, kıymet.
  • Güç, kuvvet.
  • Saygı, ikram.

İzzetinefis
  • Öz saygı.
  • Kişinin kendine verdiği değer.

Öğrenci
  • Öğrenim görmek amacıyla ders alan kimse, okul çocuğu, talebe, şakirt.
  • Bir bilim veya sanat yetkilisinin gözetimi ve yol göstericiliği altında belli bir konuda çalışan kimse.

Öğrenmek
  • Bilgi edinmek.
  • Bellemek.
  • Yetenek, beceri kazanmak.
  • Haber almak.
  • Bir şeye alışmak, bir şeyi alışkanlık durumuna getirmek.

Öğretmen
  • Mesleği bilgi öğretmek olan kimse, muallim, muallime.
  • Resmî ya da özel bir eğitim kurumunda çocukların, gençlerin ya da yetişkinlerin istenilen öğrenme yaşantıları kazanmalarına kılavuzluk etmek ve yön vermekle görevlendirilmiş kimse.
  • Bilgi, görgü ve yaşantısı ile belli dal ve alanlarda başkalarının yetişme ve gelişmesine yardım eden kimse.
  • Öğretmenlik mesleğinin gerektirdiği öğrenimi bitirerek ya da yeterlikleri kazanarak öğretmenlik yapma yetkisini elde etmiş olan kimse.

Öğüt
  • Bir kimseye yapması veya yapmaması gereken şeyler için söylenen söz, nasihat.

Öksüz anası
  • Yoksul ve kimsesiz olanları gözeten kadın.

Ölçek
  • Birim kabul edilen herhangi bir şeyin alabildiği kadar ölçü.
  • Bu ölçü miktarında olan.
  • Tahıl ölçmeye yarar kap, kile.
  • Bir harita veya resimde görülen uzaklıklarla bunların işaret ettiği, karşılandığı gerçek uzunluklar arasındaki oran.
  • Bir ölçü aletinin üzerinde çizgilerle ayrılmış bölüm, kadran.
  • Dört okkaya eşit ağırlık ölçüsü.
  • Bir büyüklüğü ölçmek için kullanılan karşılaştırma birimlerinden oluşan aralıklar (örn. sıcaklık ölçeği).
  • Türevsel, tümlevsel denklemlerde, uzaklık değişkenleriyle çarpılan katsayı.
  • Ölçüm ve hesap için kullanılan araç ve aygıtlara işlenen bölmeleme dizisi.

Ölçü
  • Bir niceliği, o nicelik için kabul edilmiş birimlerden birine göre oranlayarak değerlendirme, mizan. 2. Bu değerlendirmede kullanılan birim, ölçme birimi.
  • Ölçme sonucu bulunan rakam.
  • Belirlenmiş boyut.
  • Ölçüt.
  • Değer, itibar.
  • Aşırı olmama, ılımlı, uygun olma durumu.
  • Bir şiirdeki dizelerin hece ve durak bakımından denk oluşu, vezin.
  • Bir ezginin eşit bölümlere ayrılışı.
  • Endaze.

Ölçülü
  • Ölçüsü alınmış, ölçülmüş.
  • Belirli bir ölçüde olan.
  • Dikkatli, düşünerek.
  • Ilımlı.
  • Belli bir ölçüye göre düzenlenmiş olan (manzume, düz yazı), vezinli, mevzun.

Ölçüt
  • Bir yargıya varmak veya değer vermek için başvurulan ilke, kıstas, mısdak, kriter.
  • Niteliksel ya da niceliksel bir karşılaştırmayı ve ayırımı güvenle yapmaya yarayan kavram ya da ölçünlü düzgü (norm).
  • Bir etkinliği ya da nesneyi değerlendirirken baş vurulan ölçü ya da ana kural.
  • Bir testin değerlendirilmesine yarayan ölçün.
  • (Yun. kriterion < krinein = ayırma, yargılama) : 1. (Genel olarak) Ayırma ve yargılama aracı; doğruyu yanlıştan ayırt etme aracı. 2. (Mantık ve bilgi öğretisinde) Bilgide doğruluğu ya da yanlışlığı ayırma aracı. // Ölçüt olarak geçerli olanlar: a. Biçimsel: mantıksal çelişmezlik ilkesi, b. Konuyle uygun düşme; kavramla görünen (algının) örtüşmesi; apaçık oluş.
  • Gerekli ve yeterli koşul.

Ölümlü dünya
  • Üzerinde ölümün var olduğu dünya, fâni dünya.

Ömür
  • Yaşam, yaşayış, hayat.
  • Çok hoşa giden şey.

Önemsemek
  • Önemli saymak, önem vermek, mühimsemek, saymak.

Öneri
  • Bir sorunu çözmek üzere öne sürülen görüş, düşünce, teklif.
  • İncelenmek için ileri sürülen şey, teklif.

Öngörü
  • Bir işin ilerisini kestirme veya bir işin nasıl bir yol alacağını önceden anlayabilme ve ona göre davranma.
  • Bir niceliğin zamanın gelecekteki bir noktasına ilişkin değerinin kestirimi. Genellikle önkestirimle aynı anlamda kullanılır.
  • Gelecekteki olayları önceden sezinleme.
  • Bir olay, durum ya da sonucu henüz gerçekleşmeden, sağduyusal ya da sezgisel ipuçlarına dayanarak önceden kestirme yeteneği.

Öteki dünya
  • Ahiret.
  • Bütün dinlerle halk inançlarında varolduğu saptanan, toplumlara göre yer altında, yer üstünde, gökte, deniz altında, çok ırakta olmak üzere bulundukları yer değişen, ölülerin yaşadığı evrensel ikinci dünya.

Övgü
  • Birini, bir şeyi övmek için söylenen söz veya yazılan yazı, methiye veya koşuk.

Öz eleştiri
  • Bir kişinin kendi davranışları üzerine yönelttiği yargı, otokritik.

Öz güven
  • İnsanın kendine güvenme duygusu.

Öz saygı
  • İnsanın kendine duyduğu saygı onur, haysiyet, izzetinefis.

Özenli
  • Özen gösterilerek yapılan (iş), itinalı.
  • Özenle çalışan (kimse).
  • Kendisine özen gösteren kimse.

Özgür
  • Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya, şarta bağlı olmayan, serbest, hür.
  • Yönetim bakımından yabancı bir gücün etkisi altında bulunmayan, başka bir yönetime bağlı olmayan, bağımsız, hür (ulus, ülke).
  • Kendi kendine hareket etme, davranma, karar verme gücü olan.
  • Tutuklu olmayan, hür.
  • Başkasının kölesi olmayan, hür.
  • Siyasi bir güç tarafından denetlenmeyen, engellenmeyen.

Özgürlük
  • Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu, serbestî.
  • Her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi iradesine, kendi düşüncesine dayanarak karar vermesi durumu, hürriyet. 1. Bağlı olmama; dışardan etkilenmemiş olma; engellenmemiş olma; zorlanmamış olma. 2. Her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi istencine, kendi yasasına, kendi düşüncesine dayanarak karar vermesi (seçme özgürlüğü). 3. İnsanın kendi istemesi, kendi istenci ile eylemde bulunabilme olanağı; insanın dıştan engellenmeden etki yapabilmesi. İstenç özgürlüğü: İnsanın istemelerini kendisinden başka bir şeyin engellememiş olması, ya da başka bir şeyce kendisinin dışında bir istemeye zorlanmamış olmasıdır. İnsan istenci özgürdür demek, insanın istemesinin nedeni insanın kendisindedir, demektir. İnsan, istemelerinde özerk ise özgürdür. İstemenin kendisi engellenmişse ya da insan bir başkasınca, bilerek ya da bilmeyerek, herhangi bir istemeye zorlanmışsa, insanda istenç özgürlüğü eksik demektir. (Ör. Uyutum yoluyla uyuşturulmuş insanda, istemenin kendisi engellenmiş ya da kötürümleştirilmiştir. Ayrıca istemeleri insana ailesince, çevresince, toplumca aşılanmış olabilir.
  • Kişisel özgürlük: İstenç özgürlüğü ile bağlantılı. Bir insan isteme, düşünme ve eylemlerinde bir başkasınca engellenmiyor ya da bir şeye zorlanmıyorsa, kendi istemesi içinde hareket ediyorsa, o insanın kişiliği özgür olarak gelişmiş demektir. Öyleyse özgürlük, insanın kişiliğinin, kendi özünün ve kendi davranış biçiminin etkili olmasıdır. Bu anlamda istenç özgürlüğü de kişiliğin istemeye temel olmasından başka bir şey değildir. Düşünme özgürlüğü: İnsanın dış etkilerden kurtularak düşünme özerkliği kazanabilmesi. Her türlü baskıdan, özellikle dinsel inançlardan bağımsız olarak düşünebilme. Ancak, düşünme özgürlüğünden anlaşılan yalnızca bağımsız düşünebilme yeteneği değildir, (düşünmenin kendisi baskı altına alınamaz); düşündüğünü başkaları karşısında dile getirebilmektir aynı zamanda. Düşünme özgürlüğü, öyleyse, yazma ve söyleme ile birlikte gider. Düşünme özgürlüğü, en kesin anlamıyle basın özgürlüğünde gerçekleşir. Törel bilinç özgürlüğü: Bir insanın kendi törel bilincine göre davranabilmesi; özellikle dinsel inançlarında özgür olması. Herhangi bir dine bağlı olma ya da olmamada özgür olması. Eylem özgürlüğü: (Zorunluluğun değil, baskının karşıtı olarak) Dış baskılardan, özellikle başka birinin baskısından bağımsız olarak kendi isteğine göre davranabilmek hak ve gücü. Başlıca biçimleri: 1. Fizik özgürlük: Her türlü dış baskıdan bağımsız olarak hareket edebilme yetisi. (Ör. Hapiste yatanın fizik özgürlüğü kısıtlanmıştır.) 2. Ruhbilimsel özgürlük: Dış güçlerce belirlenmeden, insanın kendi doğasının eğilimlerine göre hareket edebilmesi durumu. 3. Ahlaksal özgürlük: Kendi kendini belirleyebilme yetisi. İnsanın ahlak eylemlerini başkasının zoru ile değil, kendi istenci ile gerçekleştirmesi. İnsanın eylemlerinden sorumlu olabilmesi için özgürlük, ahlakın önkoşuludur. Bu bakımdan bir sorumluluğun olabilmesi için, ahlaksal özgürlüğün temelinin kişisel özgürlük olması gerekir. Bu özgürlük baskıyı dışarda bırakır, ama yükümlülüğü değil. 4. Toplumsal özgürlük: Yasaların koruyuculuğu altında ve yasaların sınırları içinde başkalarının özgürlüğünü kısıtlamadan hareket edebilme. Toplumsal özgürlüğün temeli de kişisel özgürlüktür. J.J. Rousseau toplumsal özgürlüğü, insanın kendi yasalarını kendisinin koymasında görür. Kant da Rousseau'nun bu ilkesinden kalkarak özgürlüğü usun özerk oluşuna bağlamıştır. Marksçı görüşte özgürlük toplumsal zorunlukla özdeşleştirilmiştir. "Doğaya boyun eğerek (doğa yasalarına uyarak) ona egemen olunabilir." (Bacon) düşüncesinden kalkan Marksçıların görüşüne göre; doğada zorunluk geçerlikte olduğu gibi, toplum yasalarını yürüten de zorunluluktur. Gerçekte özgürlük diye bir şey yoktur. Ancak bu zorunluluğu gören özgür olabilir. Doğal özgürlük: İnsanın çevresini değiştirebilmesi yeteneği. Hayvan çevresine uyar, insansa çevresini değiştirip ona biçim verebilir.

Özlem
  • Bir kimseyi veya bir şeyi görme, kavuşma isteği, hasret, tahassür.

Özleyiş
  • Özleme, özlem duygusu.

Özne
  • Bilinci, sezgisi, düş gücü olan, bazı filozoflara göre de dış dünyaya karşıt olan birey.
  • Fail, eyleyen.
  • (Yun. hypokeimenon = alta düşen, altta bulunan) : Hypokeimenon-subject terimi Aristoteles'te, sonra da ortaçağda töz anlamına kullanılır; ancak 17. yüzyıldan beri bugünkü anlamını kazanır, ruhbilim ve bilgi kuramı açısından "ben" anlamını alır: kendini ben-olmayanın, nesnenin (object'in) karşısında bulan, karşısına koyan; ya da karşısına konduğu, kendini karşısında bulduğu nesneye bilme ve eyleme ereği ile yönelen birey. Ruhbilim açısından: ruhsal yaşantıların taşıyıcısı, düşünen, tasarımlayan, bilen, duyan, isteyen ben. Bilgi kuramı açısından: Bilen, bilmeye yönelen, ama kendisi bilgi nesnesi olmayan varlık. Mantık-dilbilgisi açısından: Yüklemin taşıyıcısı = özne; kendisi üzerine bir şey söylenen = konu.
  • Bir cümlede bildirilen işi yapan, yüklemin bildirdiği durumu üzerine alan kimse veya şey, fail, süje.
  • Yüklemin gösterdiği kılış ile doğrudan ilgili olan kişi ya da şeye verilen ad; bir oluş ve kılışın gerçekleşmesini sağlayan kimse veya şey.
  • Bir bilginin konusunu bilen ya da bir yargıda yüklemde bulunan öğe.

Özümsemek
  • Benimsemek, sahiplenmek, içselleştirmek.
  • Herhangi bir şeyin esasını kavramak.

Özveri
  • Bir amaç uğruna veya gerçekleştirilmesi istenen herhangi bir şey için kendi çıkarlarından vazgeçme, fedakârlık.

Özverili
  • Özveri ile davranan, özverisi olan, özveren, fedakâr.

Şad
  • Mutlu, sevimli, neşeli.

Şafak
  • Güneş doğmadan az önce beliren aydınlık.
  • Askerler arasında terhis için kalan gün sayısından önce söylenen bir söz.

Şahane
  • Hükümdarla ilgili, hükümdara özgü olan.
  • Hükümdara yakışacak durumda olan.
  • Çok güzel, mükemmel, üstün nitelikli.

Şaheser
  • Kendi türünde mükemmel olan, üstün ve kalıcı nitelikte eser, başyapıt, başeser.
  • Değeri üstün olan, üstün nitelikli.

Şahika
  • Doruk, zirve.
  • En üst derece.
  • Dağ tepesi, dağ doruğu, zirve.

Şahit
  • Tanık.

Şahsiyet
  • Kişilik, belirgin özellik.
  • Kişi.

Şairane
  • Şaire yakışır biçimde, şair gibi, ozanca.
  • Şair niteliği taşıyan.

Şakul
  • Çekül.
  • Yapılarda duvarı düzgün örebilmek için kullanılan araç.

Şatır
  • Neşeli, keyifli, şen.
  • Tören ve alaylarda gösterişi artırmak için padişahın, vezirin yanlarında yürüyen görevliler.

Şebiarus
  • Düğün gecesi.
  • Mevlâna'nın ölüm yıl dönümü olan 17 Aralıkta düzenlenen tören.

Şefaat
  • Birinin suçunun bağışlanması veya dileğinin yerine getirilmesi için o kimseyle Tanrı arasında peygamberin yaptığı aracılık.

Şeffaf
  • Saydam.

Şeffaflık
  • Saydamlık.

Şefkat
  • Sevecenlik, acıma ve sevgi duygusu.

Şefkatli
  • Sevecen.

Şeftali bahçesi
  • Çiçek zamanı rengârenk hale gelen bahçe.
  • Sulu, tatlı meyvesi ile bereketli meyve bahçe.

Şehadet
  • Tanıklık, şahitlik.
  • Yüksek bir ülkü uğrunda ölme, şehit olma.
  • Bir şeyin doğruluğuna inanma.

Şehir
  • Nüfusunun çoğu ticaret, sanayi, hizmet veya yönetimle ilgili işlerle uğraşan, genellikle tarımsal etkinliklerin olmadığı yerleşim alanı, kent, site.

Şehremini
  • Osmanlı Devleti'nde Tanzimata kadar saray ve devlet yapılarının onarımına, haremin gider ve aylık işlerine bakmakla yükümlü kimse.
  • Şehremanetinin başında bulunan kimse, belediye başkanı.

Şen
  • Yaşamaktan mutlu olduğunu davranışlarıyla belli eden, sevinçli, neşeli.
  • Neşe veren, neşelendiren, eğlenceli.
  • Neşe belirtisi olan.

Şen şakrak
  • Çok neşeli, şakrak, şen şatır.
  • Çok neşeli, şakrak, şen şatır bir biçimde.

Şenlik
  • Belli günlerde yapılan, coşku veren eğlendirici gösterilerin tümü, bayram.
  • Festival.
  • Sevinç, neşe.
  • Bir toplumun kendini her tür kötü dış ve iç etkenlerden korumak, bol ürün elde etmek, barış ve güvence içinde yaşamak amacıyla bir mevsimden ötekine, bir yaşam çağından sonrakine ve toplumsal bir yaşantıdan başka bir yaşantıya geçme ya da tarihsel, dinsel, söylensel olay, kişi, varlık ve yüce varlıkları anma sırasında topluca yemek yiyerek, oynayarak, bağırarak, iş görerek yaptığı geleneksel eğlenme türü.
  • Çeşitli filmlerin topluca oynatılması, değerlendirilmesi, ödüllendirilmesi biçiminde düzenlenen ulusal ya da uluslararası film gösterisi.
  • Çeşitli televizyon izlencelerinin topluca gösterilmesi, değerlendirilmesi, ödüllendirilmesi biçiminde düzenlenen gösteri.
  • Sevinçli, coşkulu, mutlu olma durumu.
  • Şen olma durumu, şetaret.

Şeref
  • Başkasının, birine gösterdiği saygının dayandığı kişisel değer, onur.
  • Toplumca benimsenmiş iyi şöhret.
  • Büyüklük, ululuk, üstünlük.

Şevk
  • İstek, heves.

Şifa
  • Bedensel veya ruhsal bir hastalığın son bulması, hastalıktan kurtulma, onma.
  • Organizmanın kendi kuvvet ve koruma sistemleriyle kendisindeki bir hastalığı yok etmesi veya hastalık yapıcı etkilerden korunmaya gayret etmesi.
  • İyi olma, kurtulma.

Şifahane
  • Sağlık yurdu, tedavi yeri.

Şölen
  • Ziyafet.
  • Belli bir amaçla düzenlenen eğlence.
  • Sanat gösterisi.
  • Din töreni niteliğinde yemek toplantısı.

Şua
  • Işın.

Şükretmek
  • Tanrı'ya minnet duygusunu sunmak, şükreylemek.
  • Bir kimseye minnet duymak, gönülden borçlu olmak.

Şükür
  • Tanrı'ya duyulan minneti dile getirme.
  • Mutlu bir olay veya durumdan, yapılan bir iyilikten duyulan hoşnutluğu bildirme.

Şûra
  • Bir alanla ilgili olarak oluşturulan danışma kurulu.

Şuur
  • Bilinç.

Üç nokta
  • Tamamlanmamış cümlelerin sonuna veya başına yan yana konulan noktalama işaretinin adı (...)

Ülfet
  • Alışma, kaynaşma.
  • Tanışma, görüşme.
  • Dostluk, ahbaplık.

Ülkü
  • Amaç edinilen, ulaşılmak istenen şey, ideal.
  • İnsanı duyular dünyasının üstüne yükselten ve hiçbir zaman tam olarak gerçekleştirilemeyecek olan, yalnızca erişilmesi istenen amaç olarak kalan kılavuz ilke, mefkûre, ideal, vizyon.
  • Gerçekte olmayıp yalnız düşüncede tasarım biçiminde var olan, yalnızca düşünce ile kavranabilen şey, ideal.
  • Gerçekte değil de ancak düşüncede var olan şey.
  • Erişilmesi düşünülmeyen ya da her zaman gerçekleşemeyen, ancak uğrunda özveride bulunmaktan çekinilmeyen yüce düşünce, dilek.
  • Erek; yargı ölçüsü, kılavuz ilke; örnek, insanı duyular dünyasının üstüne yükselten en yüksek erek.
  • Yetkinliğin tümü; en yüksek, en yetkin gerçeklik.
  • Soyut olarak düşünülmüş şey.

Ümit
  • Umut

Ümmi
  • Okuyup yazması olmayan.

Ürün
  • Doğadan elde edilen, üretilen yararlı şey, mahsul.
  • Eser.
  • Bir tutum veya davranışın ortaya çıkardığı şey.
  • Otlakta, dağda, yerinden koparılmadan kuruyup kalmış ot. Yazın biçilerek damlara doldurulup kışın hayvanlara yedirilen meşe yaprağı. Çürümüş ot, yaprak vb.
  • Süt ve süt ürünlerine verilen genel ad. Süt, yoğurt, ayran vb. nesneler. Sağmal hayvan.
  • Sık orman.
  • Üretilen mal ve hizmetler.

Üslup
  • Anlatma, oluş, deyiş veya yapış biçimi, tarz.
  • Bir sanatçıya, bir çağa veya bir ülkeye özgü teknik, renk, biçimlendirme ve söyleyiş özelliği, biçem, stil.
  • Sanatçının görüş, duyuş, anlayış ve anlatıştaki özelliği veya bir türün, bir çağın kendine özgü anlatış biçimi, biçem, tarz, stil.
  • (Resim, Heykel, Mimarlık) (Lat. stylum, stilus = yazı kalemi sapı) Bir sanatçıya ya da bir çağa özgü teknik, renk, kompozisyon ya da biçimlendirme yolu.
  • Her yazarın, her sözenin (hatîbin) fikrini, duygularını anlatmak için kullandığı özel anlatış tarzı.

Ütopya
  • Gerçekleşmesi mevcut koşullara göre güç gözüken topluma, dünyaya veya insanlığa dair tasarı veya düşünce.

Üzgün
  • Üzülmüş, üzüntü duymuş, mahzun, melul, mükedder.

Üzüntü
  • Olması istenilmeyen olaylardan doğan ruh tedirginliği, teessür.

Abdal
  • Gezgin derviş.
  • Kimseye kötülüğü dokunmayan iyi niyetli kimse.
  • Yetmiş ermişe verilen ad.
  • Kalender, derviş.
  • Yaşlı adam.
  • Dilenci kılıklı, üstü başı perişan kimse.
  • Serseri, avâre, tembel, beceriksiz, deli, itibarsız, kul, köle.
  • Safeviler devrinde İran'da yaşayan Türk oymaklarından biri.
  • Anadolu'da yaşayan oymaklardan bazısı.

Abide
    Anıt.
  • Önemi ve değeri çok olan yapıt.
  • İbadet eden, tapan kul.

Abıhayat
  • Efsanelere göre içen kimseye ölümsüzlük sağladığına inanılan bir su, hayat suyu, bengi su, dirim suyu.

Açık fikirli
  • Olayları ve özellikle yenilikleri iyi anlayıp gereği gibi karşılayabilen, düşündüğünü olduğu gibi söyleyebilen (kimse).

Açık sözlü
  • Her şeyi olduğu gibi söyleyen, sözünü esirgemeyen.

Açık yürekli
  • Düşündüğünü olduğu gibi söyleyen, içi temiz, gizli yönü olmayan (kimse), samimi, açık kalpli.

Acıma duygusu
  • Başka bir kişinin ya da canlının mutsuzluğuna karşı duyulan üzüntü, merhamet.

Acıma hissi
  • Başka bir kimsenin veya canlının mutsuzluğuna karşı duyulan üzüntü duygusu, merhamet hissi.

Adabımuaşeret
  • Görgü kuralları.

Adâlet
  • Hak ve hukuka uygunluk, hakkı gözetme.
  • Herkese kendine uygun düşeni, kendi hakkı olanı verme, doğruluk.
  • Yasalarla sahip olunan hakların herkes tarafından kullanılmasının sağlanması.

Adalet kapısı
  • Hak ve hukukun aranacağı yer.

Adap
  • Töre.
  • Yol yordam.

Adet
  • Alışkanlık.
  • Topluluk içinde eskiden beri uyulan kural, töre.
  • Görenek.

Adil
  • Adaletle iş gören, adaletten, doğruluktan ayrılmayan, hakkı yerine getiren, adaletli.
  • Doğruluktan ayrılmayan kimse.
  • Adaletli.
  • Hakka uygun, haklı.

Afacan
  • Zeki ve yaramaz (çocuk).

Affetmek
  • Bağışlamak.
  • Hoşgörü ile karşılamak, mazur görmek.
  • Görev veya işten çıkarmak.

Afife
  • Namuslu, iffetli, temiz, dürüst.

Agâh
  • Bilir, bilgili.
  • Haberli, uyanık.

Ağırbaşlı
  • Davranışları ölçülü, olgun (kimse), vakur, ciddi.
  • Değeri çok olan, ağır.
  • Gösterişli.

Ağırlamak
  • Konuğa saygı göstererek onun her türlü rahatını, gereksinimini sağlamak, ikram etmek, izaz etmek.
  • Tazim, tevkir etmek, hürmet ve itibar göstermek.

Agora
  • Yunan klasik devrinde, sitenin yönetim, politika ve ticaret işlerini konuşmak için halkın toplandığı alan, halk meydanı.

Ahenk
  • Uyum.
  • Uzlaşma.
  • Ezgi.
  • Eğlence.
  • Temel ses ile bir arada tınladığında uyum sağlayabilen, armonik ya da inarmonik olabilen ses ve bu sesin temel ses ile beraber tınlaması.

Ahenkli
  • Uyumlu, düzenli.
  • Eğlenceli.

Aheste
  • Yavaş, ağır.
  • Yavaş, ağır bir biçimde.

Ahilik
  • Cömertlik.
  • Kökleri eski Türk törelerine dayanan ve Anadolu'da yüksek bir gelişim gösteren esnaf, zanaatçı, çiftçi vb. bütün çalışma kollarını içine alan ocak.

Ahiret
  • Dinî inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı'ya hesap vereceği yer, öbür dünya, öteki dünya.

Ahit
  • Kendi kendine söz vererek bir işi üzerine alma, ant.
  • Antlaşma.
  • Devir, zaman.

Ahlâk
  • Bir toplum içinde kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kuralları, aktöre, sağtöre.
  • Huylar.
  • Yaradılış, huy.
  • Toplu olarak yaşayan bireylerin uymak zorunda bulundukları eylem ve davranış kurallarına verilen ad.
  • Bir kimsenin içinde yaşadığı toplumsal çevrenin törelerine uyma yetisi.
  • Belli bir dönemde belli insan topluluklarınca benimsenmiş olan, bireylerin birbirleriyle ilişkilerini düzenleyen törel davranış kurallarının, yasalarının, ilkelerinin toplamı.
  • Çeşitli toplumlarda ve çağlarda kapsamı ve içeriği değişen ahlaksal değerler alanı.
  • Bir kişi ya da bir insan öbeğince benimsenen eyleme kurallarının toplamı.
  • Ahlaksal olan şeylerle bağlantısı olan bir görüşler dizgesi (tek kişinin, bir ulusun, bir toplumun, bir çağın).
  • Felsefenin bir dalı olarak: a. Ahlak üzerine kavramsal öğretiler. b. İnsanların kişisel ve toplumsal yaşamdaki ahlaksal eylemlerine ilişkin sorunları inceleyen felsefe öğretileri.
  • Mutlak olarak iyi olduğu düşünülen veya belli bir yaşam anlayışından kaynaklanan davranış kuralları bütünü.
  • Bir kimsenin iyi niteliklerini veya kişiliğini ifade eden tutum ve davranışlar bütünü, mizaç.

Ahlâklı
  • Ahlak kurallarına bağlı, bunlara uygun davranan (kimse).
  • Ahlak yasalarına uygun olan; ahlak bakımından iyi olan.
  • Kendisi için istediğini başkası için de isteyebilen, kendisi için istemediğini başkası için de istemeyen (kimse).
  • Kendisini başkasının yerine koyarak düşünebilen, hareket edebilen insan.
  • Karşılık beklemeden bir kimseye iyi davranışta bulunan (kimse).
  • Karşılık beklemeden başka varlıklara karşı yapılan her türlü iyi söz, tutum ve davranış.

Ahretlik
  • Besleme kız, beslek.
  • Ahret kardeşi olan kadınlardan her biri.
  • Öbür dünyada karşılığı görüleceğine inanarak yapılan (iş veya iyilik).

Aidiyet
  • İlişkinlik.
  • İlgi.

Aile
  • Evlilik ve kan bağına dayanan, karı, koca, çocuklar, kardeşler arasındaki ilişkilerin oluşturduğu toplum içindeki en küçük birlik.
  • Aynı soydan gelen veya aralarında akrabalık ilişkileri bulunan kimselerin tümü.
  • Birlikte oturan hısım ve yakınların tümü.
  • Eş, karı.
  • Aynı gaye üzerinde anlaşan ve birlikte çalışan kimselerin bütünü.
  • Temel niteliği bir olan dil, hayvan veya bitki topluluğu, familya.
  • Erkeğin ve kadının çocuklarıyla oluşturdukları, iş bölümüne dayalı, küçük (çekirdek) ve büyük ya da dar ve geniş aile gibi tipleri olan toplumsal ve ekonomik temel birlik.
  • Ortak özellikleri olan matematiksel nesneler kümesi. (Örneğin yüzeyler ailesi, operatörler ailesi gibi.)
  • Canlıların sınıflandırılmasında benzer cinslerin meydana getirdiği grup anlamında kullanılan terim.

Akıl
  • Düşünme, anlama ve kavrama gücü, us.
  • Öğüt, salık verilen yol.
  • Düşünce, kanı.
  • Bellek, zihin.

Akıllı
  • Gerçeği iyi gören ve ona göre davranan, akil.
  • Karşısındakini küçümseme amacıyla söylenen bir söz.
  • Uyanık geçinen.
  • Bilgili, zeki, kimse.

Aklıselim
  • Sağduyu.
  • Sağduyu sahibi olan.

Akraba
  • Kan bağıyla birbirine bağlı olan kimseler.
  • Oluşma yönünden aynı kaynağa dayanan şeyler.
  • Biri, diğerinin doğurduğu sonuç veya olgular.

Akran
  • Yaş, meslek, toplumsal durum vb. bakımından birbirine eşit olanlardan her biri, boydaş, taydaş, öğür.

Alâka
  • İlgi.
  • Gönül bağı.

Alâkadar
  • İlgili.

Alametifarika
  • Ayırıcı nitelik, ayırıcı özellik.

Alçak gönüllü
  • Kendi değerini olduğundan aşağı gösteren, başkalarını küçük görmeyen, büyüklenmeyen (kimse), mütevazı, tevazulu.

Alem
  • Gök, Evren
  • Dünya, cihan
  • Canlılar âlemi, regnum.
  • Canlıların sınıflandırılmasında kullanılan bir terim olup sınıflandırmanın ilk basamağını meydana getirir. Böylece hayvanlar âlemi ve bitkiler âlemi olmak üzere iki büyük âlem vardır.
  • Aynı konu ile ilgili kimseler.
  • Aynı konu ile ilgili kimselerin uğraşlarının bütünü.
  • Belli bir grupraki canlıların bütünü: Hayvanlar âlemi.
  • Durum ve şartlar.
  • Herkes, başkaları.
  • Ortam, çevre.
  • Kendine özgü birçok niteliği bulunan şey.
  • Farklı davranış içinde bulunan kimse.
  • Eğlence.

Alicenap
  • Cömert.
  • Onurlu, şerefli.
  • Onurlu, şerefli bir biçimde.

Alim
  • Bilen, Bilgin. Bilimle uğraşan kişi.

Alın teri
  • Emek.

Alnı açık
  • Hesap verebilecek durumda olan, dürüst.

Altın yürekli
  • İyi niyetli, merhametli (kimse).

Amme
  • Kamu. // kamu. ~ hakları: kamu hakları. ~ hukuku: kamu töresi. ~ hükmî şahsiyyeti: kamu tüzel kişiliği. ~ intizâmı: kamu düzeni. ~ menfaati: kamu yararı.

Amme efkârı
  • Kamuoyu.

Amme menfaati
  • Kamu yararı.

Ana baba
  • Ana ile babanın oluşturduğu birlik.
  • Ebeveyn.

Ana dili
  • Çocuğun ailesinden ve içinde yaşadığı topluluktan edindiği dil.
  • Bir kimsenin ocağında konuşulan ve kendisince ilk öğrenilen dil.
  • İnsanın doğup büyüdüğü aile ve soyca bağlı bulunduğu toplum çevresinden öğrendiği, bilinç altına kadar inebilen ve kişilerle toplum arasındaki ilişkilerde en güçlü bağı oluşturan dil.

Ana kuzusu
  • Pek küçük kucak çocuğu.
  • Sıkıntıya, güç işlere alışmamış, nazlı büyütülmüş çocuk veya genç.

Ana yüreği
  • Annelik duygusu, ana sevecenliği.

Anadolu
  • Türkiye’nin Asya kıtasında bulunan topraklarına verilen ad.

Anane
  • Gelenek.

Anayasa
  • Bir toplumun yönetim biçimini belirten, yasama, yürütme, yargılama güçlerinin nasıl kullanılacağını gösteren, yurttaşların kamu haklarını bildiren temel yasa, kanunuesasi.
  • Esas, temel.

Anı
  • Geçmişte yaşanmış çeşitli olaylardan belleğin sakladığı her türlü iz, hatıra.
  • Yaşanmış olayların anlatıldığı yazı türü, hatıra.
  • (Genel olarak) Yaşantı ve bilinç içeriklerinden belleğin sakladığı izler.
  • (İnsanbilimde) İnsana, zamansal-tarihsel varlığının vazgeçilmez koşulu ve varoluş boyutu olarak geçmişi kazandıran şey.
  • Bir kimsenin görüp geçirdiği olayları, durumları ve yaşantıyı saptayan yazı. Toplumun yaşantılarını, tarih olaylarını yansıtması bakımından çok önemlidir. Biçemci bir kalemden çıkınca, yazın türlerinin en çekicilerinden olur. Eskiden bu tür yapıtlara "hatıra defteri" denirdi.

Anıt
  • Önemli bir olayın veya büyük bir kişinin gelecek kuşaklarca tarih boyunca anılması için yapılan, göze çarpacak büyüklükte, sembol niteliğinde yapı, abide.
  • Önemi ve değeri çok olan eser.

Anlam
  • Bir kelimeden, bir sözden, bir davranış veya olgudan anlaşılan şey, bunların hatırlattığı düşünce veya nesne, mana, fehva, valör.
  • Bir önermenin, bir tasarının, bir düşüncenin veya eserin anlatmak istediği şey.
  • Anlayış, duygu.
  • Mâna.
  • Sözcüklerin veya davranışların zihinde uyandırdığı izlenim.
  • Bir sözcüğün belirttiği, düşündürdüğü (şey).
  • Bir önermenin, bir tasarımın, bir düşüncenin ya da yapıtın anlatmak istediği (şey).
  • Kelimenin tek başına veya söz içindeki öteki ögeler ile bağlantılı olarak zihinde yarattığı kavramlardan her biri: kestirmek 1. ağaç kestirmek, kumaş kestirmek, 2. bir şeyi tahmin edebilmek: işin sonunda nereye varacağını kestiremiyorum; 3. birazcık uyumak: Bir saat kadar kestirirsem kendimi toplayabilirim vb.
  • Bir kelimenin, veya kelimelerden meydana gelmesi dolayısıyla, bir cümle veya sözün anlattığı fikir.
  • Bir toplum ya da toplumsal küme üyelerinin türlü ekin öğeleriyle ilgili olarak yaptıkları düşünsel çağrışım.
  • Bir simge, kavram ya da bir ölçümün belli bir dizgeye göre taşıdığı içlem ya da içerim.
  • Sözcüklerin, dizelerin, tümcelerin ve benzerleri söz örneklerinin anlattıkları duygu, düşünce, yargı.

Anlamlı
  • Anlamı olan, manalı.
  • İçeriği olan.
  • Gizli bir anlamı olan, düşündürücü, manidar.

Anlayış
  • Anlama yeteneği, feraset, izan, zekâ.
  • Anlama işi, telakki.
  • Bir toplum veya topluluktaki bireylerde görüş ve inanış etmenlerinin etkisiyle beliren düşünme yolu, düşünüş biçimi, zihniyet, mantalite.
  • Hoş görme, hâlden anlama.
  • Benzerlerinden ayıran özellik, konsept.
  • Kavrama, anlama edimi.
  • Kavrama ve anlama yetisi.

Anlayışlı
  • Anlayışı olan, ferasetli, izanlı, zeki.
  • Hoşgörülü.
  • Hoşgörülü bir biçimde.

Anne
  • Çocuğu olan kadın, ana, valide.
  • Yavrusu olan dişi hayvan.
  • Büyükanne, nine.

Ar
  • Utanma, utanç duyma.

Arif
  • Çok anlayışlı ve sezgili (kimse).

Arifane
  • Arif olana yakışacak bir biçimde.
  • Yiyeceği ortaklaşa sağlanan (toplantı).

Arı
  • Temiz.
  • Yabancı şeylerden arınmış, katışıksız, saf, halis.
  • Günahsız.
  • Kutsal.
  • Çiçeklerden bal yapan böcek.
  • Çalışkan.

Arkadaş
  • Birbirlerine karşı sevgi ve anlayış gösteren kimselerden her biri, yâren.
  • Bir ortamda birlikte bulunanlardan her biri, hempa, refik.

Arlanmak
  • Utanmak.

Armağan
  • Birini sevindirmek, mutlu etmek, onurlandırmak, kutlamak için veya anı olarak verilen şey, hediye.
  • Bir bilim adamının emek verdiği dalda onu anmak için hazırlanan bilimsel eser.
  • Bir kişiye duyulan saygıyı belirtmek üzere, çok kez o kişinin çalıştığı daldaki uzmanlarca ya da öğrencilerince oluşturulan kitap.
  • Kurum ya da kuruluşların önemli yıldönümlerinde tanınmış yazarların katkılarıyla oluşturulan kitap.
  • Ödül.
  • Bağış, ihsan.

Armoni
  • İki veya daha çok sesin aynı anda kulağa hoş gelecek bir biçimdeki uyumu, harmoni.
  • Akor, gam ve nota dizilimlerinin kurallarını, yapılarını ve ilişkilerini inceleyen dal.


  • Yemek.
  • Bulgur pilâvı.
  • Pirinç pilâvı.
  • Bulgurdan yapılan sulu pilâv.
  • Çorba.
  • Nişasta, şeker ve su ile yapılan bir çeşit tatlı.
  • Tarhana.
  • Buğday unundan yapılan erişte.
  • Fırınlanmış mısır kırıklarından yapılan bir çeşit yemek.
  • Zeytin tanesinin mengenede sıkıldıktan sonra kalan posası.

Asalet
  • Soyluluk.
  • Asillik.
  • Bir görevi yüklenmiş olma, o görevin sahibi olma, vekillik karşıtı.
  • Yazıda veya sözde bayağı söz ve deyim bulunmaması durumu.

Asil
  • Soylu.
  • Yüce duygularla yapılan.

Aşiyan
  • Kuş yuvası.
  • Ev, oturulan yer, mesken.

Aşık
  • Bir kimseye veya bir şeye karşı aşırı sevgi ve bağlılık duyan, vurgun, tutkun kimse.
  • Birbirini seven kişilerden kadına oranla genellikle erkeğe verilen ad.
  • Halk ozanı.
  • Dalgın, kalender kimse.
  • Ahbap, arkadaş” anlamında kullanılan bir seslenme sözü.
  • Saz şâiri.
  • Tutkun, vurgun, sevdalı.

Aşıkane
  • Âşığa yaraşır bir biçimde.

Asım
  • Günahtan, haramdan çekinen.
  • Namuslu, iffetli.

Asır
  • Yüzyıl.
  • Vakit; devir; çağ.

Aşk
  • Aşırı sevgi ve bağlılık duygusu, sevi, amor.

Aslan yürekli
  • Çok yiğit, hiçbir şeyden korkmayan.

Asrısaadet
  • Hz. Muhammed'in yaşadığı zaman, saadet asrı, devrisaadet.

Asude
  • Rahat, dingin, huzurlu, sessiz, sakin.

Asuman
  • Gök, gökyüzü.

Ateş parçası
  • Çok canlı, hareketli, becerikli, çalışkan.
  • Çok yaramaz (çocuk).
  • Canlı.

Ati
  • Gelecek, istikbal.

Atıfet
  • İyilik, bağış, kayra, lütuf, ihsan, inayet.
  • Karşılık beklemeden gösterilen sevgi.

Aydınlık
  • Bir yeri aydınlatan güç, ışık.
  • Bir yapının ortasına gelen oda ve öbür bölümlerin ışık alması için damın ortasından zemine kadar açılan boşluk.
  • Kolay anlaşılacak derecede açık olan, vazıh.
  • Kötülükten uzak, temiz.

Azim
  • Bir işteki engelleri yenme kararlılığı.
  • Büyük, ulu.

Aziz
  • Ermiş, eren.
  • Sevgide üstün tutulan, muazzez.

Baba dostu
  • Çok eski, hayırlı aile dostu.

Badısaba
  • Sabah yeli.

Bağımsızlık
  • Bağımsız olma durumu veya niteliği, istiklal.
  • Bir kişi, toplumsal küme ya da toplumun ekonomik, siyasal, kültürel vb. bakımlardan başka kişi, küme ya da toplumların güdüm ve yönetimi altında bulunmaması durumu.

Bağışlamak
  • Bir mal veya hakkı karşılık beklemeden birine vermek, teberru etmek.
  • Herhangi bir kötü davranış için ceza vermekten vazgeçmek, affetmek.
  • Görevden çekmek, almak.
  • Hoşgörmek.

Bağlılık
  • Bağlı olma durumu, merbutiyet.
  • Birine karşı, sevgi, saygı ile yakınlık duyma ve gösterme, sadakat.
  • Organizmanın değişik yapı, özellik ve olaylarında görülen karşılıklı ilgi.
  • Bireylerin kendilerini bir topluluk, toplumsal kesim ya da kümenin üyesi saymaları.

Bahadır
  • Savaşlarda gücü ve yılmazlığıyla üstünlük kazanan veya yiğitlik gösteren kimse, batur.
  • Yiğit, kahraman, cesur.

Bahar
  • İlkbahar.
  • Bu mevsimde ağaçlarda açan çiçekler ve yapraklar.
  • İki anamevsim olan yaz ve kışı birbirine bağlayan, daha çok orta kuşakta belirgin, 21 Mart - 21 Haziran ile 23 Eylül -21 Aralık arasında kalan mevsimler.
  • Gençlik dönemi.

Baht
  • Gelecekteki olayları kaçınılmaz bir biçimde belirleyen ilahî iradenin insan ve toplum için çizdiği yaşayış biçimi, kader, talih.
  • Şans.

Bahtı açık
  • Talihli (kimse).

Baran
  • Yağmur.
  • Yüce, ulu.

Barış
  • Uyum, karşılıklı anlayış ve hoşgörü ile oluşturulan ortam
  • Savaşın bittiğinin bir antlaşmayla belirtilmesinden sonraki durum, sulh, hazar.
  • Barışma işi.

Barışık
  • Keendisi veya başkası ile barış durumunda bulunan, dargın veya düşman olmayan, sevecen, hoşgörülü.

Barışsever
  • Barışı seven, barışçı, barışçıl, sulhçu, sulhsever, sulhperver.

Başak
  • Arpa, buğday, yulaf vb. ekinlerin tanelerini taşıyan kılçıklı başı.
  • Tarlalarda, bağlarda dökülmüş veya tek tük kalmış olan ürün.
  • Zodyak üzerinde Aslan ile Terazi arasında bulunan takımyıldızın adı.
  • Bir takımyıldızın ve bir burcun adı; Başak takımyıldızı, Başak burcu.

Basiret
  • Gerçekleri yanılmadan görebilme yeteneği, uzağı görüş, seziş, uyanıklık, anlayış, kavrayış, sağgörü, önsezi, vizyon.

Başmisafir
  • En değerli konuk.

Başucu kitabı
  • Sık sık yararlanılan, ana bilgileri veren, değerini yitirmeyen eser.

Başyapıt
  • Şaheser
  • Kusursuzluğa ulaşan bir sanatla gerçekleştirilmiş yapıt; belli bir türde en üstün yapıt.

Baylan
  • Nazlı, ince davranışlı.
  • Ağırbaşlı, uslu, kibar.
  • Şımarık nazlı, yaramaz.
  • Sebatsız, tembel.

Bayram ziyareti
  • Dinî bayram günlerinde, bayramı kutlamak için yapılan kısa ziyaret, bayram tebriği.

Bayramlaşma
  • Bayramlaşmak işi.

Bayramlık
  • Bayramlarda verilen armağan.
  • Bayrama özgü olan.

Baysal
  • Huzur ve refah içinde olan.
  • Rahat ve dingin.
  • Gürültüsüz, huzurlu.

Becerikli
  • Becerisi olan, elinden iş gelen, usta, maharetli, mahir, mahirane.

Beden dili
  • Organlarını değişik biçimlerde kullanarak istek ve düşüncelerini ifade etme biçimi, vücut dili.

Bedesten
  • Kumaş, mücevher vb. değerli eşyaların alınıp satıldığı kapalı tarihî çarşı.
  • Değerli eşyanın satıldığı yer.

Bedii
  • Güzellik ölçülerine uyan, gözü gönlü okşayan, beğenilen.
  • Estetik.

Bedir
  • Dolunay.
  • Ayın on dördü.

Beka
  • Kalıcılık, ölmezlik.

Beliğ
  • Anlaşılır.
  • Belagati olan, belagatli.
  • Düzgün söz söyleyen.
  • Düzgün, güzel söz.

Bengi
  • Sonu olmayan, hep kalacak olan, ölümsüz, ebedî.

Beraberlik
  • Birlikte olma durumu.
  • Baş başa kalma durumu.

Berceste
  • Güzel, latif.
  • Seçilmiş, seçme, beğenilmiş.
  • Sanat değeri yüksek olan dize.

Bereket
  • Bolluk, gürlük, ongunluk, feyiz, feyezan.
  • Yağmur.
  • İyi ki, neyse ki, iyi bir rastlantı sonucunda.

Bergüzar
  • Anmak için verilen hatıra, armağan, yadigâr.

Berhayat
  • Hayatta olan, canlı, yaşayan (kimse).

Berhudar
  • Mutlu.

Berkemal
  • Mükemmel, pek iyi.

Berrak
  • Duru, temiz, aydınlık, açık.

Beste
  • Bir müzik eserini oluşturan ezgilerin bütünü.
  • Bağlanmış, bitiştirilmiş.

Beynelmilel
  • Uluslararası.

Beytülmal
  • Kamu malı.
  • Devletin hazinesi.

Bigünah
  • Suçsuz, günahsız.

Bilge
  • Bilgili, iyi ahlaklı, olgun ve örnek (kimse), hakim.
  • Âlim, hakîm, bilgin.
  • Bilgili, iyi ahlaklı, olgun ve örnek kimse.

Bilgi
  • İnsan aklının erebileceği olgu, gerçek ve ilkelerin bütünü, bili, malumat.
  • Öğrenme, araştırma veya gözlem yolu ile elde edilen gerçek, malumat, vukuf.
  • İnsan zekâsının çalışması sonucu ortaya çıkan düşünce ürünü, malumat, vukuf..
  • Genel olarak ve ilk sezi durumunda zihnin kavradığı temel düşünceler.
  • Bilim: Doğa bilgisi.
  • Kurallardan yararlanarak kişinin veriye yönelttiği anlam.
  • İnsan aklının kapsayabileceği olgu, gerçek ve ilkelerin tümüne verilen ad.
  • İnsan zihninin çalışması sonucu ortaya çıkan düşünsel ürün.
  • Genel olarak ve ilksezi biçiminde zihnin kavradığı temel düşünceler.
  • Bir yargılamada bulunabilmek için bilinmesi gereken öğelerin her birine verilen ad.
  • Bir şeyi bilme hali.
  • Bireylerin öğrenme, araştırma veya gözlem yolu ile çaba sarfederek elde ettiği olgular.
  • (İnformation) Bireylerin herhangi bir çaba sarfetmeksizin ulaştığı dışardan verilen olgular.
  • Öğrenme, araştırma ya da gözlem yolu ile edinilen gerçekler.
  • (Davranış ruhbilimi) Bir uyaran durumunun ipucu ya da açar görevini yapan yönü.
  • (Bilgi kuramı) Tümü ya da bir parçası sınıflandırmaya elverişli olan nesneler topluluğunun, niceliği ile ilgili yönü.

Bilgin
  • Bilimsel bir konuda çok bilgisi olan kimse, âlim.

Bilim
  • Evrenin veya olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneye dayanan yöntemler ve gerçeklikten yararlanarak sonuç çıkarmaya çalışan düzenli bilgi, ilim.
  • Genel geçerlik ve kesinlik nitelikleri gösteren yöntemli ve dizgesel bilgi.
  • Belli bir konuyu bilme isteğinden yola çıkan, belli bir amaca yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli araştırma süreci.
  • Bilimler topluluğu ve bilimsel bilgilerin tümü. 2. Tek tek bilimler. 3. Özünde bilim olarak bilim: a. Temellendirilmiş bilme. b. Belli bir konuyu bilme isteğinden yola çıkan, belli bir ereğe yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli araştırma süreci, c. Genel geçerlik ve zorunlu kesinlik niteliklerini gösteren yöntemli ve dizgesel bilgi. d. Belirli bir nesne alanı ile ilgili olan soru, yargı ve bunlarla ilgili araştırmaların nesnel bağlamı. Bilimlerin bölümlenmesi ve sınıflanması: (Çeşitli açılardan yapılabilir, hiç birinin kesin geçerliği yoktur): a. Ereğe göre: kuramsal ve kılgısal bilimler, b. Konusuna göre: zaman ve uzaydaki gerçek nes nelerle ilgili olan olgu bilimleri (real bilimler) ve düşüncel, zamandışı nesnelerle ilgili olan düşüncel (ideal) bilimler, c. Bilgi kaynağına göre: deneysel (empirik) bilimler ve önsel bilimler (salt us bilimleri), d. Yöntem ve alanına göre: doğa bilimleri ve tinsel bilimler; bununla ilgili olarak, açıklamaya dayanan ve anlamaya dayanan bilimler vb.

Bilinç
  • İnsanın kendisini ve çevresini tanıma yeteneği, şuur.
  • Bir toplumdaki ruhsal etkinliklerin veya ruhsal durumların bütünü.
  • Dimağ.
  • Temel bilgi, temel görüş.
  • Algı ve bilgilerin zihinde duru ve aydınlık olarak izlenme süreci, şuur.
  • Duyum, heyecan, düşünme ya da başka bir ruh etkinliğiyle nitelenen durum
  • Ben'in kendi etkinlik ve duygulanmalarını sezebilmesi.
  • Geniş anlamda zihin.
  • Bir topluluktaki ruhsal etkinliğin ya da ruhsal durumların tümü.
  • (Yun. syn-eidesis = birlikte bilme) : 1. İnsanın kendisi, yaşantıları ve dünya üzerindeki bilgisi; aynı zamanda da düşünme ve kendini tanıma yeteneği, a. Benle ilgili bütün yaşantıların tümü olarak bilinç; her türlü içten yaşamalar; kendi üzerinde bilinç, b. Bir şey üzerinde bilinç; nesnel bilinç; düşünme, algılama, duyma, isteme, bekleme gibi bir ereği olan, bir şeye yönelen, (intentional) edimleri olanaklı kılan (şey).
  • Stanislavski oyunculuk dizgesinde insanın kendi tarafından denetlenebilir yanı.
  • İnsanın çalışma süreci içinde, eş deyişle toplumsal ilişkiler süreci içinde nesnel çevresini ve kişisel varoluşunu anlamasını sağlayan düşünsel süreçlerin toplamı.

Billur
  • Bazı cisimlerin aldıkları geometrik biçim.
  • Kesme cam, kristal.
  • Kristalden yapılmış.
  • Duru, temiz ve akıcı.
  • Saydam.
  • Parlak, ışıklı.

Birlik
  • Bir arada olma durumu, vahdet
  • Bağlılık, benzerlik, bağlantı, vahdet.
  • Belli bir topluluğun yararlarını korumak için kurulmuş dernek.
  • Bir taneden oluşmuş, bir tane alabilen.
  • Bölük, tabur, alay vb. bir bütün sayılan topluluk.
  • Konunun bir ana düşünce çevresinde toplanması.
  • Bölünmezliği içeren yalın bütün.
  • Beraberlik.
  • Aynı ekolojik ortamı işgal eden aynı ya da farklı türdeki bitkilerden oluşan topluluk.
  • Cümle öğelerinden birini (özne, nesne, tümleç, fiil, yüklem) meydana getiren kelime veya kelime öbeği.
  • (Derleme., öbek, grup) Özne, yüklem veya çeşitli tümleçlerle birlikte kullanılan sözcüklerin tümü (bk. özne birliği, yüklem birliği, tümleç birliği vb).
  • (Lat. unitas < unus = bir) : (Somut anlamda) 1. Bölünemezliği içeren yalın bütün. 2-Çokluğun birliği; birlik halinde gelmiş olan çokluk; yalın olmayan, ama yok edilmeden bölünemeyen birlik. 3-Bölünebilen birlik (yığışım = Aggregat). (Soyut anlamda) Bir olanın özelliği; parçalarından (bölümlerinden) herhangi bir tanesi kaldırılsa yapısı değişen organik bir bütün. Birlik kavramının felsefede çeşitli kullanımları vardır: 1. Mantıksal birlik: a. Kavramın birliği, b. Düşünmenin birliği, c. Kategori, d. İde. 2-Fizik ötesi-spekülatif birlik: a. Karşıtların birliği (Nicolaus Cusanus'da, coincidentia oppositorum = karşıtların örtüşmesi; Hegel'de tinin eytişimsel birliği.) b. Bütünlük (Spinoza) c. Karşıtların her çeşit çokluğu üzerinde yükselen birlik (Plotinos'ta: bir olan.) 3. Varoluşsal birlik: Karar vermedeki koşulsuzluğa dayalı varoluş birliği (Kierkegaard; varoluş felsefesi). 4. Estetik'te: Çokluğun bir bütün olarak verildiği görüsel birlik (estetiğin önemli bir ilkesi).
  • İl, kent ve köy gibi yerel yönetim birimlerinin, bir ya da birden çok sayıdaki görevlerini daha iyi yerine getirmek amacıyla, yasalar uyarınca kimi kaynak ve örgenlerini birleştirerek oluşturdukları örgüt. Birliklerin de, kent yönetimleri gibi, başkanları, genel kurulları ve yönetim kurulları bulunur.
  • Tecimde yarışıma yer vermemek amacıyla mal ederlerini saptayan tecimsel birlik. Birkaç yapımcı kuruluşun sağladıkları kazançları bir bölümü ya da tümü ile (pool) adı verdikleri ortak vezneye yatırmak için aralarında yaptıkları sözleşme.
  • Bir film ya da televizyon izlencesinde, anlatılmak istenenin dağınıklığa yol açılmadan, ayrıntılara boğulmadan, ölçülü biçimde, bütünlük duygusu uyandırarak gerçekleştirilmesi durumu. 2. Bir resmi oluşturan çeşitli öğeler arasında varlığını duyuran uyuşum.
  • Aydınlatmada kullanılan 1 kW'lık ışıldak.
  • Koşukta, yazıda konunun bir ana düşünce ekseninde toplanışı.
  • Sinapsis: Anadan ve babadan gelen homolog kromozom çiftlerinin geçici olarak birleşmesi.

Bolluk
  • Bol olma durumu.
  • Parasal bakımdan rahatlık.
  • Her şeyin bol olduğu yer.
  • Gerekli bütün malların sıkıntıya düşülmeksizin elde edilebileceği iktisadi durum.
  • Evrende kimyasal öğelerin dağılımı; evrenin ya da güneş gibi belirli bir yıldızın ortalama kimyasal bileşimi.
  • Gözlem veya örnekleme alanında bulunan bir türe ait bireylerin sayısal durumu, abundans.
  • Her bir hücrede bulunan belli bir mRNA molekülü ortalama sayısı. Abundans.

Can
  • İnsan ve hayvanlarda yaşamayı sağlayan ve ölümle vücuttan ayrılan madde dışı varlık.
  • Yaşama, hayat.
  • Güç, dirilik.
  • Kişi, birey.
  • İnsanın kendi varlığı, özü.
  • Gönül.
  • Bektaşilik ve Mevlevilikte tarikat kardeşi.
  • Çok içten, sevimli, sevilen, şirin.
  • Ruh.
  • Güç, dirilik.
  • Sevimli, sevgili.
  • Muhip, tarikat âşığı.

Can dostu
  • Pek içten dost, can arkadaşı, candaş.

Can sohbeti
  • İçtenlikle konuşan çok yakın dostlar bir arada söyleşip dertleşme.

Can suyu
  • Yeni dikilen fide veya fidanlara verilen az miktardaki ilk su.

Can yoldaşı
  • Yalnızlıktan kurtulmak için birlikte yaşanılan kimse.

Cana yakın
  • Sevimli.

Canan
  • Gönülden sevilen, gönül verilmiş olan kadın, sevgili.
  • Âşık olunan.
  • Tasavvufta Tanrı. Yunus ver canını Hak yoluna / Can vermeyince canan bulunmaz? -Yunus Emre.

Canı pek
  • Acıya, sıkıntıya karşı dayanıklı (kimse).

Canıyürekten
  • Canıgönülden.

Cansiparane
  • Canını verircesine, özveriyle.

Cefakâr
  • Eziyet eden.
  • Eziyet çeken, cefakeş.

Ceht
  • Çaba, çabalama.

Celal
  • Büyüklük, ululuk.
  • Öfke, kızgınlık.

Celil
  • Çok büyük, ulu.
  • Allah’ın adlarından.

Cemal
  • Yüz güzelliği, güzellik.
  • Güzel yüz.

Cemil
  • Güzel (erkek). // Cemile: Güzel (kadın)
  • Allah’ın sıfatlarından biri.
  • Tüm güzellikleri kendisinde toplayan (Allah).

Cemre
  • Şubat ayında birer hafta aralıklarla önce havada, sonra suda ve en son toprakta oluştuğu sanılan sıcaklık yükselişi.

Cenap
  • Saygı, onur ve büyüklük anlamıyla kullanılan bir söz.
  • Şeref, onur ve büyüklük.

Cennet
  • Dinî inanışlara göre dünyada iyilik yapanların, günahsızların, öldükten sonra sonsuz bir mutluluğa kavuşacakları yer, uçmak, behişt.
  • Herhangi bir şeyden fazlasıyla bulunan yer.
  • Herhangi bir şeyin kolayca yapıldığı yer.
  • Çok güzel, huzur veren, ferah yer, bahçe.

Cesaret
  • Güç veya tehlikeli bir işe girişirken kişinin kendinde bulduğu güven.
  • Yüreklilik, yiğitlik, yürek ve göz pekliği.
  • Cüret.
  • Çekinmezlik, atılganlık.

Cesur
  • Yürekli, korkusuz, yiğit.

Cevher
  • Bir şeyin özü, esas, maya, gevher.
  • Değerli süs taşı, mücevher.
  • İyi yetenek.
  • İçindeki metal ya da yarımetallerin çeşitli yöntemlerle ayrılabileceği doğal bileşikler ve mineraller.

Cevval
  • Davranışları çabuk ve kesin olan.
  • Koşan, dolaşan, hareket eden, hareketli.

Ciğerpare
  • Çok sevilen kimse.

Cihan
  • Evren, âlem. Yunus gibi yüzü kara, cihana gelmiş var mıdır? -Yunus Emre.
  • Dünya.

Cihannüma
  • Her yanı görmeye elverişli, camlı çatı katı veya taraça, kule.
  • Dünya haritası.

Cihanşümul
  • Evrensel.

Civan
  • Yakışıklı genç erkek veya güzel genç kadın.
  • Genç ve yakışıklı.

Civanmert
  • Mert yaradılışlı, yüce gönüllü, yiğit.
  • Cömert, eli açık kimse.

Cömert
  • Para ve malını esirgemeden veren, eli açık, selek, semih, ahi, bonkör.
  • Verimli.

Cüda
  • Yurt, baba ocağı gibi çok sevilen şeylerden ayrılmış olan, uzak kalmış olan.

Cumhur
  • Halk.
  • Topluluk.

Cumhuriyet
  • Milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu yönetim biçimi.
  • Halkın yararını gözeten, hukuka bağlı, keyfi olmayan yönetim.
  • Yasama, yürütme ve yargı güçlerinin birbirinden ayrıştığı, yürütmenin denetlendiği ve dengelendiği yönetim biçim.

Dağ havası
  • Yüksek yerlerdeki serin ve temiz hava.

Dakik
  • Düzenli işleyen, aksamayan.
  • Zamanı kullanmada çok dikkatli olan, her şeyi zamanında yapmaya özen gösteren.

Danişment
  • Bilgin, bilgili.
  • Danışman.
  • Tanzimat’tan önce, kadıların yanında yetişmek üzere görevlendirilen kimse.
  • Sahn Medreselerinde oda sahibi olabilen öğrenci.

Danışma
  • Danışmak işi, müşavere, istişare, müzakere, meşveret.
  • Danışılan yer, müracaat, enformasyon.
  • Bir öğrenciye, gücü oranında en iyi uyumu gerçekleştirebilmesi için, danışmanın okul ve çevre kaynaklarından yararlanarak yaptığı bireysel ve kişisel yardım.
  • Sorunların çözümü için ilgili uzmanla yapılan konuşma.
  • Konsültasyon.

Darıdünya
  • Dünya, yeryüzü

Darülaceze
  • Düşkünlerevi.

Darülbedayi
  • Güzel sanatlar kuruluşu.

Darüleytam
  • Yetimlerin barındığı yer.

Darülfünun
  • Üniversite.

Darüşşifa
  • Sağlık yurdu.

Daüssıla
  • Yurt özlemi

Dava
  • Korunmanın bir hüküm ile sağlanması için yargı organlarına başvurma.
  • Sorun.
  • Ülkü.

Dava adamı
  • Bir ülkü uğrunda sürekli çalışan kimse.

Dava arkadaşı
  • Aynı ülküyü benimseyenlerden her biri.

Davet
  • Çağrı, çağırma.
  • Yemekli toplantı.

Dayanışma
  • Dayanışmak işi, tesanüt.
  • Bir topluluğu oluşturanların duygu, düşünce ve ortak çıkarlarda birbirlerine karşılıklı bağlanması, tesanüt.
  • Teselsül.

Dayanma gücü
  • Bir kimseye veya bir şeye katlanabilme sınırı, takat sınırı.

Değer
  • Bir şeyin önemini belirlemeye yarayan soyut ölçü, bir şeyin değdiği karşılık, kıymet.
  • Bir şeyin para ile ölçülebilen karşılığı, kıymet, paha, valör.
  • Üstün nitelik, meziyet, kıymet.
  • Üstün, yararlı nitelikleri olan kimse.
  • Bir şeyin önemini belirten ölçü, karşılık.
  • Kişinin isteyen, gereksinim duyan bir varlık olarak nesne ile bağlantısında beliren şey.
  • Bir değişkenin veya bilinmeyenin sayı ile anlatımı.
  • Bir ulusun sahip olduğu sosyal, kültürel, ekonomik ve bilimsel değerlerini kapsayan maddi ve manevi ögelerin bütünü.
  • Bir varlığın ruhsal, toplumsal, ahlaksal ya da güzellik yönünden taşıdığı düşünülen yüksek ya da yararlı nitelik.
  • Kişinin, isteyen, gereksinme duyan, erek koyan bir varlık olarak, nesne ile bağlantısında beliren şey. //İnsanların gereksinme, duyma biçimi ve istemelerinin türlü türlü oluşu, değerlemeleri de çoğalttığından sayısız değer türleriyle karşılaşılır. Ayrıca, birine yüksek bir değer olarak görünen bir şey, bir başkasına değeri az ya da değersiz görünebilir.
  • Her türlü deneysel yaşantının dışında, insanın isteme, duyma ve eğilimlerinden bağımsız olan, kendi başına var olan "kendinde değer"i kabul eden felsefe görüşüne göre, aralarında bir aşama düzeni olan bu değerler bir "değerler alanı" kurarlar. Max Scheler ve Nicolai Hartmann bu görüşü savunurlar. //Değerler, biçimsel olarak: olumlu ve olumsuz, göreli ve salt, öznel ve nesnel değerler olarak ayrılırlar; içerik bakımından: nesne değerleri (hoş, yararlı, kullanışlı), mantıksal değerler (doğru), ahlaksal değerler (iyi), sanat değerleri (güzel) olarak ayrılırlar.
  • Neoklasik iktisada göre tüketicinin son biriminin faydasını dikkate alarak bir mala verdiği göreli önem.
  • Marksist emek değer kuramına göre bir malın içerdiği emek zamanı.
  • Neoklasik ve emek değer kuramlarına göre iki mal arasında olması gereken değişim oranı. krş. değişim değeri
  • Dışalım eşyasının Dünya Ticaret Örgütünün ilgili yönetmelik hükümleri uyarınca tespit edilen bedeli.
  • Nesne ve olayların bir toplum, bir sınıf ya da bir insan bakımından taşıdığı önemi belirleyen niteliği.
  • Bir toplum, bir sınıf ya da bir insan için önem taşıyan nesne ve olaylar.

Değer katmak
  • Bir kişi veya şeyin değerini artırmak, değer bakımından katkıda bulunmak.
  • Bir paranın değerini altına ve dövize göre yeniden ayarlamak, revalüasyon.

Değerbilir
  • Değeri olan şeyleri, kimseleri koruyan veya sayan, kadirbilir, kadirşinas (kimse).

Değerli
  • Değeri olan veya değeri yüksek olan, kıymetli.

Değirmen
  • İçinde öğütme işi yapılan yer.
  • Kahve, buğday, nohut vb. taneleri öğüten araç veya alet.
  • Parçalanma, öğütme işlemlerinin yapıldığı cihaz.

Dejavu
  • Bir yeri daha önce görmüş olma veya bir olayı daha önce yaşamış olma duygusu.

Delege
  • Kendisine yetki verilerek bir yere veya birinin katına gönderilen kimse, elçi, murahhas.
  • Devlet, parti, sendika vb. kuruluşları toplantılarda temsil eden kimse.
  • Bilimsel toplantılara bildiri sunmak üzere katılan kimse, katılımcı.

Demiurgos
  • Platonik felsefede evreni yaratan, yaratıcı Tanrı.

Demokrasi
  • Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi, demokratlık.
  • Halkın kendisiyle ilgili işlere katıldığı, karar verdiği ve uygulamalarda yer aldığı yönetim biçimi.

Denge
  • Bir nesnenin veya bir insanın devrilmeden durma hâli, muvazene, balans.
  • Zihinsel ve duygusal uyum, istikrar.
  • Siyasi güçlerin, yetkilerin birbirini sınırlayacak biçimde dağıtılması.
  • Ekonomik hayatın uyumlu düzeni.
  • Birbirini ortadan kaldıran güçlerin sonucu olan durma hâli.
  • Gövdenin, en küçük dayanak olmadan yüzey ya da yüzeylerinde düşmeden durma yetisi.
  • Resim, heykel ve mimarlık yapıtlarında, kullanılan öğelerin birbirlerini tartacak biçimde düzenlenmiş hali.
  • Birbirine ters yönlü güçlerin eşitlenmesi sonucu değişme eğiliminin kalmadığı durum.
  • Bir sistemi değiştirebilen birden çok etkenin, tam birbirini karşılayacak konum ve büyüklükte olmaları sonucu net etkinin sıfır çıkması hali.
  • Karşılıklı çalışan güç ya da etkenler arasındaki eşitlik durumu.

Dengeli
  • Dengesi olan, muvazeneli, stabil.
  • Kurallara uygun, sıkıntı yaratmayan.
  • Tutum ve davranışlarında uyum olan (kimse), istikrarlı, kararlı.

Deniz feneri
  • Kıyıların tehlikeli yerlerinde, bazı kaya ve adacıkların üzerinde geceleri deniz taşıtlarına yol gösteren, tepesinde güçlü bir ışık kaynağı olan fener.

Deniz kızı
  • Denize yakın kayalıklar üzerinde şarkı söyleyen, başı ve göğsü kadın biçiminde, belden aşağısı balık kuyruklu olduğu varsayılan doğaüstü yaratık.

Deniz mavisi
  • Deniz renginde koyuca mavi.
  • (Resim) Mora çalan koyu, sıcak bir mavi.

Denk
  • Uygun, nitelik yönünden eşit.
  • Aynı yaş ve ayarda olanlar.
  • Denk, müsavi, layık.
  • Ağırlık bakımından eşit olan.
  • Muadil.
  • Destekleri paralel, yönleri aynı, şiddetleri eşit bulunan güçler.
  • Denkleştirilmiş yük, eşya.
  • Yük hayvanlarının sağ ve soluna konulan iki yük parçasından her biri.
  • Yatak, yorgan, kumaş vb. eşyanın sarılıp bağlanmış biçimi, balya.
  • Sarılmış yük.
  • Eskiden 0,80175 gram olan ağırlık ölçü birimi.
  • 4,875 gram ağırlığındaki miskal'in dörtte birine denk olan eski bir ağırlık ölçüsü.
  • Tahılın kabuğunu yumuşatmaya ve ayırmaya yarayan değirmen.

Denklik
  • Denk olma durumu, eşitlik, müsavat, akreditasyon.
  • Birbiriyle karşılaştırılabilir ya da birbirine dönüştürülebilir değerlerin eşitliği.

Denli
  • Ağırbaşlı, sözleri ve davranışları ölçülü olan (kimse).
  • Uslu, saygılı, terbiyeli, doğru, namuslu (kimse).
  • Kadar anlamında üstünlük derecesini belirten bir söz.

Dergâh
  • Tekke.
  • Dervişlerin toplandıkları ve ayin yaptıkları yer, yapı.
  • Eskiden, tarikattan olanların toplandıkları yer. Dergâhta, tarikat ilkeleri öğretildiği gibi saz, koşuk eğitimi ve öğretimi de yapılırdı.

Derhatır
  • Hatırlama.

Derkenar
  • Sayfa kenarına kaydedilen yazı, çıkma.

Derman
  • Güç, takat, mecal.
  • İlaç.
  • Çıkar yol, çare.

Dert
  • Üzüntü.
  • Hastalık.
  • Ağrı.
  • Sorun, kaygı.

Dert babası
  • Herkesin derdini rahatlıkla, çekinmeden, bir çözüm yolu bulabilir ümidiyle anlattığı kimse.

Dert ortağı
  • Aynı derdin sıkıntısı içinde bulunanlardan her biri.
  • Bir kimsenin derdini paylaştığı dostu.

Dertleşmek
  • Rahatlamak ve çözüm bulmak amacıyla dertlerini karşılıklı anlatmak.

Dertli
  • Derdi olan. Dertli hâlinden ne bile / Yüreği sağ olan kişi? -Yunus Emre.

Derun
  • İç, içeri, öz.
  • Gönül, yürek, ruh.

Derviş
  • Bir tarikata girmiş, onun yasa ve törelerine bağlı kimse, alperen.
  • Yoksulluğu, çilekeşliği benimsemiş kimse.
  • Alçak gönüllü ve hoşgörülü kimse.
  • Kırlangıç balığının pek küçüğü.

Dervişane
  • Dervişçe.

Derya
  • Deniz.
  • Bilgili, engin kimse.
  • Bir şeyin bol olduğu yer.

Deryadil
  • Her şeyi hoş gören, çok sabırlı.
  • Gönlü geniş, her şeyi hoş gören kimse.

Deva
  • İlaç, çare.

Dide
  • Göz.
  • Kalp, yürek.

Dik duruşlu
  • Vücudu düzgün yapılı olan.
  • Düşüncesinden, söylediğinden, yaptığından vazgeçmeyen.
  • Başkalarının karşısında eğilmeyen, temenna etmeyen.

Dikkatli
  • Dikkat eden, özen gösteren (kimse).
  • Dikkat ederek.

Dilaver
  • Yiğit, delikanlı, yürekli.

Dilbaz
  • Güzel söz söyleyen, konuşmasıyla ikna eden.
  • Tercüman (farsça).
  • Güzel söz söyleyen, göze hoş görünen.
  • Konuşmasıyla kandıran. Gönül çeken.

Dilek
  • Bir kimsenin dilediği şey, istek, talep, temenni, rica, murat.
  • Dilenen, istenen şey.

Dilek pınarı
  • İnsanların gerçekleşmesi umuduyla çevresinde dilekte bulunduğu pınar.

Dilenci vapuru
  • Bütün iskelelere uğrayarak sefer yapan vapur.

Dinç
  • Gücü ve sağlık durumu yerinde, canlı, zinde, tendürüst, tüvana.
  • Canlı, zinde bir biçimde.
  • Emin, mutmain, selâmet; fariğ, sâkin, âsude, müsterih.

Dingin
  • Sakin, durgun, düşünceli.
  • Hareket etmeyen, kımıldamayan.
  • Gücü tükenmiş, yorgun, mecalsiz.
  • Kimyasal tepkimeye girmeyen.

Dinginlik
  • Durgunluk, sükûnet.
  • Atalet.
  • Dingin olma durumu.

Dinlemek
  • İşitmek için kulak vermek.
  • Birinin sözünü, öğüdünü kabul edip gereğince davranmak.
  • Kulakla veya dinleme aletiyle hastayı muayene etmek.
  • Uymak, baş eğmek, itaat etmek.

Dirayet
  • Zekâ, bilgi; kavrayış.

Dirayetli
  • Yetenekli, becerikli.

Direniş
  • Direnme işi.
  • Bir toplumsal kümenin, başka toplumsal küme ya da bireylerin kimi tutum ve davranışlarını değiştirmeğe zorlamak üzere onlarla toplumsal (özellikle ekonomik ve siyasal) ilişkileri kesmesi.

Diriliş
  • Dirilme işi, canlanma.
  • Yeni bir atılımla güç kazanma.
  • Dinî inanışlara göre ölümden sonra dirilme, basübadelmevt.

Dirlik
  • Yaşayış, hayat, sağlık, varlık, geçim.
  • Huzur, erinç.
  • Dirlik, düzen.
  • Mutluluk.
  • Bir ailenin yıllık yiyecek, içecek ve giyeceği. Maaş.
  • Osmanlı Devleti'nde bir hizmete karşılık olmak üzere bir kimseye devletçe verilen aylık veya bir yere bağlı gelir.

Divane
  • Deli, kaçık, budala.
  • Bir şeye çok düşkün olan.

Diyar
  • Ülke.
  • Dünya.
  • Bazı nitelik veya değerleri taşıyanların çok bulunduğu yer, yurt.

Doğasever
  • Doğanın kirlenmesine ve tahrip edilmesine karşı çıkan (kimse).

Doğru
  • Gerçek, yalan olmayan.
  • Akla, mantığa, gerçeğe veya kurala uygun.
  • Gerçek, hakikat.
  • Yasa, yöntem ve ahlaka bağlı, dürüst, namuslu.
  • Yanlışsız, eksiksiz bir biçimde.
  • Gerçekliğin, düşüncede gerçeğe uygun biçimde yansıması.
  • Yakın, yakınlarında.
  • Hiçbir yöne sapmadan, dosdoğru, doğruca.
  • İki nokta arasındaki en kısa çizgi.
  • Bir ucundan öbür ucuna kadar yönü değişmeyen, eğri ve çarpık karşıtı.

Doğru yol
  • Her türlü kötülükten uzak olan tutum, hak yolu.

Doğruluk
  • Doğru ve dürüst olma durumu, doğru olana yakışır davranış, dürüstlük, adalet.
  • Düşüncenin gerçekle uyuşması, yargı ve önermelerin gerçeğe uygun olması.
  • Kendilerine test uygulanan kimselerin sayısı ile doğru olarak yanıtlanan test maddeleri sayısı arasındaki oran.
  • Test puanlarında yanlış bulunmaması durumu.
  • (Yun. alétheia = açık olma, kendini açık olarak ortaya koyma durumu) : 1. Düşüncenin gerçekle uyuşması. Yargı ve önermelerin gerçeğe uygun olması, verilmiş bir olguyla uyuşması (içeriksel doğruluk). 2. Düşüncenin kendi kendisiyle uyum içinde olması, çelişik olmaması (biçimsel doğruluk-biçimsel mantıkta-). //Leibniz doğruları ikiye ayırır: Olgu doğruları (vérités de fait): Deneye dayanan doğrular. Bunlar zamana bağlıdır, belirli koşullar altında, belirli bir zaman noktasında gerçekleşmiş olmakla içerik kazanırlar (deneysel doğruluk). Us doğruları (vérités de raison): Doğruluk nedeni yalnızca usta bulunan, zamana bağlı olmayan, zamandışı olan, her zaman her yerde geçerli olan doğrular (mantıksal doğruluk). Olgu ve us doğruları kavramlarını ilkin Leibniz kullanmıştır.
  • Ölçülen bir büyüklüğün, doğru veya doğru olduğu kabul edilen değerle, bir analitik sonuç arasındaki yakınlığın bir ölçüsü; bu yakınlık hata cinsinden ifade edilir.
  • Sayısal bir işlemde doğruluk ya da kesinlik.
  • Tümdengelimci bir dizgede yapılan çıkarımların, ulaşılan vargıların önsayıtlara uygunluğu ya da öncüllere indirgenebilir olması.

Dokunaklı
  • Etkili, insanın içine işleyen, müessir, patetik.
  • Bir yapıtın, kişiyi güçlü bir ölçüde içlendiren etkileyen öğeleri.

Doruk
  • Dağ, ağaç vb. yüksek şeylerin tepesi, en yüksek yeri, zirve, şahika.
  • En üstün başarı düzeyi.
  • Heyecan, sevinç, coşku vb. duygularda ulaşılan en üst nokta.
  • Bir işlevin belirli bir noktada, yakınlarına göre en büyük değerini aldığı nokta; işlevin dorukta türevi sıfır olur.
  • İktisadi çevrimdeki genişlemenin en üst noktaya ulaşması, diğer bir ifadeyle genişlemeden tekrar daralmaya geçişi gösteren dönüş noktası.
  • Bir oyunun geriliminde en üst, keskin nokta.
  • Bir kemer yapısının en yüksek kesimi.
  • Tepe, en yüksek yer, uç, zirve.

Dosdoğru
  • Çok doğru.
  • Sağa sola sapmadan.

Dost
  • Sevilen, güvenilen, yakın arkadaş, gönüldaş, iyi görüşülen kimse, düşman karşıtı.
  • Sahibine sevgi gösteren hayvan.
  • Bir şeye aşırı ilgi duyan, koruyan kimse.
  • İyi geçinen, aralarında iyi ilişki bulunan.
  • Sevilen, güvenilen yakın arkadaş.
  • Veli, evliya.

Dost canlısı
  • Arkadaş canlısı.

Dostane
  • Dostça.

Dostluk
  • Dost olma durumu.
  • Dostça davranış.

Dua
  • Yakarış.
  • Tanrı'ya yalvarma, yakarış için söylenen dinî metin.
  • Tek kişinin ya da din adamlarınca yönetilen tapınmaya, kutsamaya ve dinsel törene katılan kişilerin; yüce varlıkların, doğaüstü güçlerin yardım ve acımalarını sağlamaları, onları yumuşatmaları için seslenişleri, yakarışları.
  • Kaside.

Duayen
  • Aksakal.
  • Kordiplomatikte kıdemlilik bakımından başta gelen diplomat.

Dudu dilli
  • Çok konuşan, tatlı dilli (kadın).

Durgun
  • Dingin, sakin.
  • Neşesiz, keyifsiz, sessiz.
  • Canlı olmayan, sönük, hareketsiz.
  • Hareketli (dinamik) olmanın zıttı olan sürekli hareketsiz veya dengede olma durumu.
  • Atmosferik elektrik yükü veya diğer elektrik kaynakları nedeniyle radyo dalgaları ile olan girişim.
  • Büyümenin ve üremenin kontrol altına alınması veya önlenmesi, bakteriyostatik gibi.

Duru
  • Bulanıklığı olmayan, saf, temiz, berrak.
  • Pürüzsüz (ten).
  • Arınmış, karışık olmayan (dil, üslup vb.)

Duruluk
  • Duru olma durumu.
  • Dil veya üslubun karışık olmama durumu.
  • Yıkanırken, çamaşır yıkarken en son kullanılan temiz su, durulama suyu.
  • Safiyet, berraklık.

Dürüst
  • Sözünde ve davranışlarında doğruluktan ayrılmayan, doğru (kimse).
  • Kurallara uygun, yanlışsız.

Dürüstlük
  • Doğruluk.
  • Soru-yanıt ilişkisine dayanan bir bilgi alışveriş sürecinde yanıtlayıcının olanı aktarması, gözlemcininse aktarılan bilgiyi yanlılığa düşmeden saptaması.

Düş gücü
  • Hayal gücü.

Düşkünlerevi
  • Çalışma gücünden yoksun, kazancı olmayan yoksul kimselerin barındırıldığı toplumsal bir yardım kuruluşu, bakım yurdu, darülaceze.

Düşünce
  • Fikir.
  • Zihinde tasarlanan, canlandırılan şey.
  • Bir işin gerçekleşmesi ya da bir sorunun çözümü için zihince tasarlanan, aranıp bulunan yol.
  • Düşünce sonucu bilincine varılan herhangi bir şey.
  • Düşünme ediminin içeriği.
  • Düşünmenin ürünü olan: düşünülen içerik; bu içerik düşünme ediminden çözülebilir ve örneğin yazılı olarak saptanabilir ya da bir başkasına aktarılabilir.
  • İlke, yönetici sav.
  • Uzay ve zamanın ötesinde, öznenin dışında, kendiliğinden var olan, duyularla değil, yalnızca ruhen algılanabilen asıl gerçeklik, mütalaa, fikir, ide, idea.
  • Dış dünyanın insan zihnine yansıması.
  • İnsan beyninin anlık ve us yardımıyla nesnel evreni yansıtmak üzere oluşturduğu kavramlar, yargılar, kuramlar vb.
  • Olay, durum ve nesneler üzerinde çözümleyici ve bireştirici işlemlerde bulunmaya olanak sağlayan kavrama ve açıklama yetisi.
  • Niyet, tasarı.
  • Tasa, kaygı, sıkıntı.

Düşünür
  • Genel sorunlar üzerine yeni ve kendine özgü düşünceleri olan kimse, mütefekkir.

Duyarlı
  • Dış etkenlere karşı duyarlığı olan, duygun, hassas.
  • Çevresindeki hastalık etkenlerinden kolaylıkla etkilenen birey.
  • İlaçların etkilerine duyarlı mikroorganizma.
  • Hassas, duygu alıcı, hissedilir, sensibl.

Duygu
  • Duyularla algılama, his.
  • Belirli nesne, olay veya bireylerin insanın iç dünyasında uyandırdığı izlenim.
  • Önsezi.
  • Nesneleri veya olayları ahlaki ve estetik yönden değerlendirme yeteneği.

Duygulu
  • Duygusu, duyarlığı çok olan, kolay duygulanan, içli, duyar, hassas.

Duygusal
  • Duygularla ilgili, duygulara dayanan, hissî.
  • Duygunun ağır bastığı, duygunun aşırı etkilediği (eser veya insan).
  • Ruhu duygulandıran, mantıktan çok duygulara dayanan ve bireyin duygu yönüyle yakından ilişkili olan.

Duygusallık
  • Duygusal olma durumu.
  • Duyumların ve duyguların ağır basması, aşırı bir biçimde insanı etkilemesi durumu.

Düzen
  • Belli yöntem, ilke veya yasalara göre kurulmuş olan durum, uyum, nizam, sistem.
  • Soyut ve somut nesnelerin bir sıraya, bir hedefe, bir amaca göre sıralanması, konsept.
  • Yerleştirme, tertip.
  • Bir devletin belli başlı ilkeleri bakımından yönetimde tuttuğu yol, yönetim biçimi, rejim.
  • Bir kimseye, bir kuruluşa karşı toplu olarak alınan gizli karar, dolap, komplo.
  • Topluca ve gizlice yürütülen herhangi bir plan, dolap, komplo.
  • Dolap, hile.
  • Müzik aletlerinde ses ayarı, akort.
  • Toplumsal bir yapı içinde ögelerin bütüne, bütünün ögelere ve ögelerin birbirlerine göre ilişkileri.
  • Alet edevat takımı.
  • Bez dokuma tezgâhı.
  • Öğelerin, belirlenmiş kurallara göre yerleşim durumu. Sıra kavramının tersine, her düzen doğrusal olmak zorunda değildir.
  • Bir çok öğenin, içinde her birinin belli bir yeri bulunan bir birlik kurmak üzere az ya da çok sağlam bir biçimde bir araya konuluşu.
  • Bir çokluğun bir ereğe, bir amaca göre sıraya konuluşu.
  • (Toplumsal alanda) Yurttaşların uyması gereken kurallar toplamı; yurttaşların bu kurallara uyması durumu.
  • (Siyasada) Toplumsal yaşama ilişkilerinin bir halkın özniteliğine uygun olarak hukuk temelleri üzerine kurulması.
  • (Resim, Heykel, Mimarlık) 1. Sanat yapıtında öğelerin dengeli kompozisyonu.
  • Yunan mimarlığında Dor, İyon ve Korent tapınak üslûpları için kullanılan sözcük.
  • Bir özdeği ya da dizgeyi oluşturan atomlar, moleküller gibi altkümelerin belli koşullar altında, doğa yasalarına uygun olarak birbirlerine göre dizilişlerine verilen genel ad.
  • Mimari: Bir yapının bölümlerinin uyumlu, düzgün bir bütün oluşturacak biçimde bağdaştırılması. Çıkıntılı kısımların, özellikle sütunlarla saçaklığın değişik yapı biçemlerini belirleyen yerleştirme biçimi.
  • Yazılacak, söylenecek düşünlerin, aralarındaki ilişkilerin gerektirdiği biçimde sıraya konulması; bu sıralama sonunda sağlanan durum.
  • Tertip. Nizâm. İntizam. Akort. Tedbir. Ev bark. Tıynet, yaradılış. Takım.

Düzenli
  • Düzeni olan, yerli yerinde, kararlı, tertipli, muntazam.
  • Sistemli, nizamlı, metodik.
  • Gerçek, doğru, sahi, tertipli.
  • Geçimli (kimse).

Düzey
  • Bir yüzeyin veya bir noktanın yüksekliğindeki yatay sınır, seviye.
  • Bir kursun basamaklarından her biri, kur.
  • Bir nesnenin, bir kimsenin başka nesnelere veya kimselere göre olan değer ve yücelik derecesi, seviye.
  • Bir nesnenin bir başkasına göre kimi niceliklerinde ya da konumunda gösterdiği ayrılık derecesi.
  • Bir kimsenin başkalarına göre değer ve yücelik derecesi.

Düzeyli
  • Düzeyi, değeri olan, seviyeli.

Düzgün
  • Doğru ve pürüzsüz, muntazam.
  • Düzenli, kusursuz, insicamlı, rabıtalı, muntazam.
  • İyi.
  • Kurala uygun olarak, kusursuz bir biçimde.
  • Kenar veya ayrıtları ile açıları birbirine eşit olan (biçim).
  • Muntazam.

Ebedî
  • Sonsuz, ölümsüz, bengi.

Ebedileşme
  • Ebedîleşmek durumu.

Ebediyet
  • Sonsuzluk.

Ebeveyn
  • Anne ve baba.
  • Ortak olarak bir yavruyu oluşturan anne ve baba.

Ecdat
  • Geçmişteki büyükler, atalar.

Ecir
  • Sevap.
  • Ücret.
  • Aziz, sevgili.

Ecza
  • Canlılardaki rahatsızlıkların bozuklukların ve çeşitli hastalıkların tanısı, önlenmesi veya tedavisi için yararlanılan doğal veya sentez yoluyla hazırlanmış madde.
  • Çeşitli amaçlarla kullanılan kimyasal madde.

Edebiyat
  • Olay, düşünce, duygu ve hayallerin dil aracılığıyla sözlü veya yazılı olarak biçimlendirilmesi sanatı, yazın.
  • Bir bilim kolunun türlü konuları üzerine yazılmış yazı ve eserlerin hepsi, literatür.
  • İçten olmayan, gereksiz, boş sözler.
  • Sanatça, yani insanda estetik duyguyu heyecana getirecek değerde meydana getirilmiş şiir, sahne eseri, hikâye, roman, söylev gibi nazım veya nesir halindeki eserlerin hepsi.
  • Bu eserlerin yer aldığı sanat kolu.
  • Bu sanatı ve bu eserleri inceleyen bilim.
  • Bu bilimi konu olarak ele alan kitap.

Edep
  • İyi ahlak, incelik, terbiye.
  • Toplum töresine uygun davranma.

Edepli
  • Uslu, ince, iyi ahlaklı, terbiyeli, müeddep.

Efdal
  • Erdemli.
  • Yeğ tutulan, tercih edilen.
  • Çok faziletli.
  • En iyi, üstün.

Efkâr
  • Düşünceler, fikirler.
  • Tasa, kaygı, üzüntü.

Efkârlı
  • Düşünceli, tasalanmış, tasalı, kaygılı.

Eğitim
  • Çocukların ve gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine okul içinde veya dışında, doğrudan veya dolaylı yardım etme, terbiye.
  • Küçük ve geleneksel toplumlarda, çocukların ilerde yapacakları işleri, görevleri, davranış biçimleriyle ilgili olarak onların erginlik çağına girinceye dek aileleri, akrabaları ve toplumun yaşlı üyelerince geleneklere uygun biçimde eğitilmeleri, yetiştirilmeleri.
  • Yeni kuşakların, toplum yaşayışında yerlerini almak için hazırlanırken, gerekli bilgi, beceri ve anlayışlar elde etmelerine ve kişiliklerini geliştirmelerine yardım etme etkinliği.
  • Önceden saptanmış amaçlara göre insanların davranımlarında belli gelişmeler sağlamaya yarayan planlı etkiler dizgesi.
  • Belli bir konuda, bir bilgi ya da bilim dalında yetiştirme ve geliştirme.
  • Her kuşağa, geçmişin bilgi ve deneylerini düzenli bir biçimde aktarma ya da kazandırma işi.
  • Eğitim ruhbilimi, eğitim felsefesi, eğitim tarihi, öğretim programları, özel ve genel öğretim yöntemleri, öğretim teknikleri, yönetim, denetim vb. eğitim ' ve öğretim alanlarını kapsamak üzere öğretmen, yönetici ve eğitim uzmanı yetiştirmek amacıyla ilgililer için düzenlenen bütün kurslara ve bu kurslarla ilgili bilimsel çalışmalara verilen genel ad.
  • Eğitbilim.
  • (Geniş anlamda) İnsanın yeteneklerinin, özellikle ahlak yetilerinin geliştirilmesi için ona yön ve biçim verilmesi; bu yolda yapılan bilinçli ya da bilinçsiz etkilerin tümü.
  • (Dar anlamda) İnsan gelişiminin düzenli, bilinçli olarak yönetilişi ve etkilenişi.
  • Toplumun genç üyelerinin varolan kültüre yetişkin üyelerce bilinçli, amaçlı ve düzenli biçimde hazırlanması süreci.

Ehil
  • Bir işte yetkili olan, bir işi yapan, erbap.
  • Becerikli, yetenekli.
  • Sahip.
  • Karı kocadan her biri, eş.
  • Topluluk, cemaat.

Ehlibeyit
  • Hz. Muhammed'in kızı, damadı ve torunlarından oluşan ailesi.

Ehlivukuf
  • Bilirkişi.

Ekin
  • Tahılın tarlaya atıldığı andan harman oluncaya kadar aldığı durum.
  • Buğday.
  • Bir toplumun tüm yaşam tasarımı ya da geçmişten aktardığı ve yeniden biçimleyerek geleceğe taşıdığı kalıt.
  • İnsan topluluğunun yazınsal, sanatsal ve tinsel ürünlerinin tümü.
  • Kültür, hars.

Ekmek
  • Tahıl unundan yapılmış hamurun fırında, sacda veya tandırda pişirilmesiyle yapılan yiyecek, nan, nanıaziz.
  • İnsanı geçindirecek iş, kazanç.
  • Yemek, aş.
  • Bir bitkiyi üretmek için toprağa tohum atmak veya gömmek.
  • Toprağı ekip biçmek için kullanmak.
  • Serpmek.
  • Tohum atmak.
  • Bir şeyin başlamasına yol açacak sebepleri hazırlamak.
  • Birini uydurma bir sebeple bırakıp gitmek, savuşmak, atlatmak.
  • Parayı boşuna harcamak, ziyan etmek.
  • Yarışta geçmek.

Ekosistem
  • Belirli bir alanda bulunan canlılar ile bunları saran çevrenin karşılıklı ilişkileri ile meydana gelen ve süreklilik gösteren ekolojik sistem.
  • Bir alandaki canlı birliklerin ve cansız varlıkların hepsinin birden oluşturduğu sistem.
  • Doğadaki canlı ve cansız varlıkların karşılıklı etkileşim bağlarıyla oluşturdukları sistem.

El birliği
  • Bir iş yapmak için birleşme, beraberlik, dayanışma.

El ele
  • Birbirinin elini tutarak.
  • Birlikte davranarak, bir konuda birleşerek.
  • İşbirliği yaparak, güç birliği yaparak, yardımlaşarak.

El emeği
  • Elde yapılan iş.
  • Bu çalışmanın karşılığı.

Eli açık
  • Parasını ve malını esirgemeyen, cömert.

Eli bol
  • Cömert, eli açık.

Eli geniş
  • Geçimi iyi olan (kimse).
  • Cömert (kimse).

Elimsende
  • Çocukların birbirine el değdirerek diğer arkadaşını ebe yapma amacıyla oynadıkları bir oyun.

Elvan
  • Renkler.
  • Türlü renklerde olan. Rengârenk.

Emanet
  • Birine geçici olarak bırakılan ve teslim alınan kişice korunması gereken eşya, kimse vb., inam, vedia.
  • Bir kimse ile birine gönderilen şey.
  • Eşyanın ücret karşılığı geçici bir süre bırakıldığı yer.
  • Can, ruh.

Emek
  • Bir işin yapılması için harcanan beden ve kafa gücü.
  • Uzun ve yorucu, özenli çalışma.
  • İnsanın bilinçli olarak belli bir amaca ulaşmak için giriştiği hem doğal ve toplumsal çerçevesini hem de kendisini değiştiren çalışma süreci.
  • Belli bir bedel karşılığı üretim sürecinde üretim faktörlerinden biri olarak yer alan beden ve/veya beyin gücü.

Emektar
  • Bir görevde uzun süre kalıp o işe emeği geçmiş olan (kimse).
  • Çok kullanılmış, eski.

Emel
  • Gerçekleştirilmesi zamana bağlı istek

Empati
  • Duygudaşlık.
  • Kişinin kendisini başka bir bilincin yerine koyarak söz konusu bilincin duygularını, isteklerini ve düşüncelerini, denemeksizin anlayabilmesi becerisi.

Endaze
  • 1. 65 santimetrelik uzunluk ölçüsü.
  • Ölçü.

Engin
  • Ucu bucağı görünmeyecek kadar geniş, çok geniş, vâsi.
  • Açık deniz.
  • Yüksekte olmayan, alçak (yer), ingin, münhat.
  • İyi, güzel, temiz, sağlam.

Engin gönüllü
  • Alçak gönüllü.
  • Alçak gönüllü olarak.

Entelektüel
  • Bilim, teknik ve kültürün değişik dallarında özel öğrenim görmüş (kimse), aydın, münevver.
  • Fikir sorunlarıyla ilgili.

Erdem
  • Ahlakın övdüğü iyi olma, alçak gönüllülük, yiğitlik, doğruluk vb. niteliklerin genel adı, fazilet.
  • İnsanın ruhsal olgunluğu.
  • İstencin ahlaksal iyiye yönelmesi. 2. İnsanın tinsel ve ruhsal yetkinliği. // Felsefe tarihi boyunca erdem kavramına değişik anlamlar verilmiştir. Filozofların ahlak öğretileri, genellikle erdeme -ahlaksal iyiye- verdikleri anlamla birbirinden ayrılırlar. Platon'dan beri temel erdemler olarak şunlar sayılır: bilgelik, yiğitlik, doğruluk, ölçülülük.

Erdemli
  • Erdemi olan, faziletli, faziletkâr.

Eren
  • Ermiş.
  • Olağanüstü sezgileriyle birtakım gerçekleri gördüğüne inanılan kimse.
  • Dost.
  • Kahraman, bahadır, babayiğit.
  • Erler, yiğitler, kahramanlar.
  • Allaha ermiş kimse.
  • Rical, tecrübeli, akıllı kimseler.

Ervah
  • Ruhlar.

Eş dost
  • Tanıdıklar.

Eş güdüm
  • Belli bir amaca ulaşmak için türlü işler arasında bağlantı, ilişki, düzen ve uyum sağlama, koordinasyon.

Esaslı
  • Köklü, geniş ölçüde etkili, güzel, doğru.
  • Kuvvetli, etkili.
  • Köklü, etkili, güzel bir biçimde, doğru olarak.

Esenlik
  • Sağlık, afiyet, sıhhat, selamet, rahat, huzur.
  • Dua, selâm.
  • Sağlık dileği.

Eşitlik
  • İki veya daha çok şeyin eşit olması durumu, denklik, müsavat, muadelet.
  • Kanunlar yönünden insanlar arasında ayrım bulunmaması durumu.
  • Bedensel, ruhsal başkalıkları ne olursa olsun, insanlar arasında toplumsal ve siyasi haklar yönünden ayrım bulunmaması durumu.
  • Değer, yaş, hak, ödev vb. lerinde eşit olma. Toplumsal eşitlik: Yasalarla tanınmış hak ve yükümlülüklerde bütün yurttaşların eşit olması, özdeşliği. Siyasal eşitlik: Yurdun yönetimine katılma haklarında (seçme ve seçilme) bütün yurttaşların eşit olması. Fırsat eşitliği: Bireylere toplumsal yaşamın her alanında (eğitim, kültür, ekonomi vb.) kendilerini geliştirebilmeleri için eşit olanaklar sağlanması. Eşitlik ilkesini gerçekleştirme isteği türlü derecelerde olabilir: Ahlaksal bir gereklilik olarak insanlara eşit kişisel haklar tanımaktan, bireyleri mekanik bir biçimde her yönden eşit kılmaya değin uzanabilir.

Esmayıhüsna
  • Allah'ın adları, esmayışerife.

Eşref
  • Çok onurlu, çok şerefli.

Eşref saati
  • Bir işin olumlu yola girmesi için en uygun zaman.
  • İş görecek kimsenin ters davranmayarak, güçlük çıkarmayarak uysallık gösterdiği zaman.

Eşsiz
  • Eşi benzeri olmayan veya eşi benzeri görülmemiş olan.
  • Eş bulamamış, eşinden ayrılmış veya yanında eşi olmayan.

Estetik
  • Sanatsal yaratının genel yasalarıyla sanatta ve hayatta güzelliğin kuramsal bilimi, güzel duyu, bedii, bediiyat.
  • Güzellik duygusu ile ilgili olan.
  • Güzellik duygusuna uygun olan
  • Güzelliği ve güzelliğin insan belleğindeki ve duygularındaki etkilerini konu olarak ele alan felsefe kolu, güzel duyu, bedii.
  • Kusurlu bir organı düzeltmek veya güzelleştirmek amacıyla uygulanan (yöntemler).
  • (Yun. aisthetiké (épisteme) - duyumbilimi, öğretisi) : 1. (Yun. kök anlamına uygun olarak) Duyulur algılar öğretisi. // Kant'ta "transsendental estetik" duyarlığın önsel ilkelerinin bilimidir. 2. Baumgarten'in "duyusalın yetkinliği" öğretisini geliştiren "Aesthetica" (2 cilt, 1750-1758) adlı yapıtından bu yana güzeli araştıran bilim dalı. ("Güzelin bilimi") // Estetik yalnız sanattaki güzeli, dolayısıyle yalnız sanat felsefesini değil (sanat felsefesi estetiğin ancak bir bölümdür), doğadaki güzeli de kapsar; öte yandan yalnız güzel nesneyi değil, aynı zamanda güzelin öznel-ruhsal yaşanışını ve yaratılışını da içine alır. Gerçekte güzel ve sanat Platon'dan beri felsefî düşüncenin konusu olmuştur. Ama ilkin aydınlanma filozofu Baumgarten'den bu yana estetik, felsefenin ayrı bir dalı olarak gelişmiştir. Estetiği geliştirenler Kant, Hegel ve romantik filozoflar olmuştur.
  • (Yun. aisthêsis = güzel duygusu) Güzelliği, güzelliğin insan usu ve duyuları üzerindeki etkilerini konu olarak ele alan felsefe dalı.
  • Güzellik duygusiyle ilgisi olan veya estetik biliminin kurallarına uygun bulunan.
  • Güzelliği ve güzelliğin insan ruhundaki etkilerini konu olarak alan felsefe kolu.

Etik
  • Töre bilimi.
  • Çeşitli meslek kolları arasında tarafların uyması veya kaçınması gereken davranışlar bütünü.
  • Etik bilimi.
  • Ahlaki, ahlakla ilgili.

Etkileşim
  • Birbirini karşılıklı olarak etkileme işi.
  • Toplum yaşamında her şeyin hem kendisinin bağlı olduğu, hem de kendisine bağlı olan bir karşılıklı etkiler bütünlüğü içinde bulunması; neden ile sonucun birbirinden ayrı değil, sıkı sıkıya birbirine bağlı olması ve durmadan birbiriyle yer değiştirmesi.

Evlat
  • Bir kimsenin oğlu veya kızı, çocuk.
  • Soy, döl.
  • Yaşlı kimselerin çocukları yaşındakilere kullandıkları bir seslenme sözü.

Evliya
  • Ermiş, erenler, ermişler.
  • Koruyanlar, himaye edenler.
  • Allah’a yakın olanlar.

Evrensel
  • Evrenle ilgili.
  • Bütün insanlığı ilgilendiren, âlemşümul, cihanşümul, üniversal.
  • Dünya ölçüsünde, dünya çapında.

Ezelî
  • Öncesiz, başlangıçsız.

Ezgi
  • Belli bir kurallara göre düzenlenmiş, kulağa hoş gelen ses dizisi, haz, nağme, melodi.
  • Bir müzik parçasında baştan sona kadar belirli yerlerde tekrarlanan ses dizisi.
  • Kulağa hoş gelen ses veya söz dizisi.
  • Gidiş, yol, tarz, tempo.
  • Güncel konulara, aşk konularına, yaşama sevincine değinen, kabarelerde söylenen şarkı.
  • Epik tiyatroda oyuncuların açıklamalı ezgileri.
  • Belli bir kurala göre oluşturulan ve kulağa hoş gelen ses dizisi.
  • Makamla söylenen halk koşuğu türkü.
  • Nağme, lahin, makam, hava.

Fabl
  • Kahramanları çoklukla hayvanlardan seçilen, sonunda ders verme amacı güden, genellikle manzum hikâye, öykünce.

Fakih
  • Anlayışlı, zeki kimse.
  • Fıkıh bilgini.

Fakr
  • Yoksulluk, fukaralık.

Fâni
  • Ölümlü, gelip geçici, kalımsız.

Fâni dünya
  • Ölümlü, kalımsız dünya.

Farklılık
  • Farklı olma durumu, ayrımlılık, başkalık.
  • Doğal, toplumsal ve bilince dayanan her olay ve olguyu bütün ötekilerden ayıran özellik.

Fayda
  • Yarar.
  • Çare.

Faydalı
  • Yararlı

Fazilet
  • Erdem.
  • İnsan yaradılışındaki bütün iyi huylar, erdem.

Fâzıl
  • Faziletli, erdemli (kimse).

Fedakâr
  • Özverili.
  • Kendini, kendi çıkarlarını feda etmekten çekinmeyen.

Fedakârlık
  • Özveri.

Fehmetmek
  • Anlamak, kavramak.

Felah
  • Kurtuluş, selamet, onma.

Fer
  • Parlaklık, aydınlık.
  • Canlılık.
  • Güç, kuvvet.

Feragat
  • Hakkından kendi isteğiyle vazgeçme.
  • El çekme.

Ferah
  • Kalp, gönül, iç vb.nin sıkıntısız, tasasız olma durumu.
  • Bol, geniş.
  • Gönül açıklığı, sevinç, sevinme.
  • Açık, aydınlık.

Ferahnüma
  • Klasik Türk müziğinde bir makam.
  • Sevinç gösteren, sevinçli.

Feraset
  • Anlayış, seziş, sezgi.
  • Zekâ.

Ferasetli
  • Anlayışlı.

Feryat
  • Haykırış, çığlık.

Fevkalâde
  • Alışılmış olandan ayrı, olağanüstü, beklenmedik, görülmedik, işitilmedik.
  • Aşırı, çok fazla.
  • Aşırı bir biçimde.
  • Çok iyi, çok üstün, çok güzel anlamlarında beğeni ifade eden bir söz.

Feyiz
  • Verimlilik, gürlük, ongunluk, bereket.
  • Artma, çoğalma.
  • İlerleme, kültürel gelişme, olgunluk.
  • Bolluk, bereket.
  • Manevi haz, mutluluk, iç huzuru.
  • Suyun taşıp akması.
  • Bilim, bilgi.

Feyzalmak
  • Etkilenmek, olgunlaşmak, ders almak.

Fidan
  • Yeni yetişen ağaç veya ağaççık.
  • Başka bir yere dikilmek için bulunduğu yerden çıkarılan taze ağaç, dikme.
  • İnce uzun, narin, zarif.

Figan
  • Bağırarak ağlama, inleme.
  • Istırap ile bağırma, feryat.

Fikir
  • Düşünce.
  • Anlayış.
  • Akıl, zihin, us.

Fikir özgürlüğü
  • Düşünce özgürlüğü.
  • Düşünme ve düşüncelerini ifade etme özgürlüğü.

Filiz
  • Tohumdan veya tomurcuktan çıkan körpe ve küçük dal, sürgün, eşkin (II), cımbar, çıvgın, şıvgın.
  • Ocaktan çıkarılan işlenmemiş, başka maddelerle karışık hâlde bulunan, ham maden birleşiği.
  • Yeryüzü maddeleri ile birlikte karışım halinde bulunan, içinde faydalı maddeler ihtiva eden doğal mineral madde, cevher.
  • Bitkilerin yapraklı sürgün ve diğer uzantılar gibi olgunlaşmamış toprak üstü kısımları.
  • İnce uzun, zayıf, narin (kimse).

Filizlenmek
  • Bitki filiz vermek.
  • Gelişmeye, büyümeye başlamak.

Fırsat eşitliği
  • Sunulan olanaklardan herkesin ayrım yapılmaksızın eşit biçimde yararlanması.
  • Bir ülkedeki eğitim, iş gibi her türlü olanaktan her bireyin eşit yararlanma hakkına sahip olması.

Gaffar
  • Kullarının günahlarını affeden.
  • Çok bağışlayıcı, bağışlayan.
  • Allah'ın sıfatlarındandır.

Gafur
  • Allah'ın adlarındandır.
  • Çok bağışlayıcı, merhamet eden ve bağışlayan.

Gani gönüllü
  • Cömert, eli açık (kimse).

Gariban
  • Kimsesiz, zavallı, garip.

Garip
  • Kimsesiz, zavallı.
  • Yabancı, gurbette yaşayan, elgin.
  • Dokunaklı, hüzün veren.
  • Krizantem çiçeği.
  • Acayip.
  • Şaşılacak bir şey karşısında söylenen söz.

Gaye
  • Elde edilmesi gereken, ulaşılmak istenen şey.
  • Amaç, erek, hedef.

Gayret
  • Çalışma, çaba, çalışma isteği.
  • Koruma, esirgeme, kayırma duygusu.
  • Kutsal sayılan şeylere yabancıların saldırmasını görmekten doğan dayanamama duygusu.

Gayret göstermek
  • Çaba harcamak, başarmak için çalışmak.

Gayretkeş
  • Çalışkan.
  • Yan tutan, kayıran.

Gayur
  • Gayreti olan, gayretli, çok çalışkan.

Geçim dünyası
  • Kişinin yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan şeyler bütünü.

Geçim kapısı
  • Yaşamak için gereken kazancın sağlandığı iş yeri.

Geniş gönüllü
  • Her olayı hoş karşılayan (kimse).

Geniş görüşlü
  • Konuları çok yönlü değerlendiren (kimse).

Geniş ufuklu
  • Görüşü ve bakış açısı geniş olan (kimse).

Gerçek
  • Yalan olmayan, doğru olan şey, hakikat.
  • Gerçeklik.
  • Doğruluk.
  • Bir durum, bir nesne veya bir nitelik olarak var olan, varlığı inkâr edilemeyen, olgu durumunda olan, hakiki, reel.
  • Aslına uygun nitelikler taşıyan, sahici.
  • Temel, başlıca, asıl.
  • Doğadaki gibi olan, doğayı olduğu gibi yansıtan.
  • Yapay olmayan.
  • Düşünülen, tasarımlanan, imgelenen şeylere karşıt olarak var olan.
  • Bilinçten bağımsız olarak var olan.
  • Hakikî, sahih.

Gergef
  • Üzerine kumaş gerilerek nakış işlemeye yarar, çoğu dikdörtgen biçiminde olan çerçeve.

Gizem
  • Sır
  • Aklın erişemediği veya çözülemeyen şey.
  • Duyuları aşan; usumuzun doğal durumunda, varoluşu ve özü bize kapalı, saklı kalan şey.
  • Doğaüstü inanç doğruları.

Gizemli
  • Gizem niteliğinde olan veya içinde gizem bulunan, esrarengiz.

Gıpta
  • İmrenme.

Gök kubbe
  • Gök.

Gökkuşağı
  • Ebe kuşağı, alkım.
  • Yağmurdan sonra, gökyüzünü bir uçtan bir uca saran renkli kuşak.
  • Düşmekte olan yağmur damlacıklarında güneş ışınlarının kırılıp yansımasıyla gökyüzünde oluşan yedi renkli, kemer biçimindeki görüntü, alkım, ebekuşağı, ebemkuşağı, eleğimsağma, hacılarkuşağı, meryemanakuşağı, alaimisema.
  • Osmanlıca: kavs-i kuzah, alâim-i sema

Gökyüzü
  • Atmosferin gözle görünen bölümü.
  • Sema.

Gökyüzü mavisi
  • Açık mavi.
  • İnsanın içinde ferahlık ve genişlik hissi uyandıran.

Gölge oyunu
  • Geriden ışıkla aydınlatılmış bir perde arkasında hareket ettirilen resimlerin gölgelerinden yararlanılarak oynatılan oyun.
  • Patiska bir gergi arkasında yakılan ışıktan yararlanılarak, deriden, saydam resimlerin (tasvirlerin) gergi üzerinde sopalar aracılığıyla oynatılmasından ortaya çıkan oyun. Örnek: Çin gölge oyunları ya da Karagöz.

Gonca
  • Henüz açılmamış veya açılmak üzere olan çiçek, tomurcuk.
  • Tam açılmamış çiçek, gül.

Gönlü bol
  • Yeterli imkânlardan yoksun olmasına karşın cömert, eli açık davranmak isteyen (kimse).

Gönlü tok
  • Zorunlu ihtiyaçları karşılandığında bununla yetinen, fazla mal ve para istemeyen (kimse), müstağni.

Gönlü zengin
  • Para ve malını imkânları ölçüsünde esirgemeden veren (kimse).

Gönül
  • Sevgi, istek, düşünüş, anma, hatır vb. kalpte oluşan duyguların kaynağı.
  • (Geniş anlamda) Duyguların, ruhsal kıpırdanmaların, iç çabaların taşıyıcısı. 2. (Gizemcilikte) Kişiyi Tanrı'yla, insanla ve dünyayla içten bir ilişki içine koyan, ruhun derinliklerindeki güç. 3. Duygu bağlılığı yetisi: duygunun bağlılık, birliktelik duyuran kavrayıcılığı.
  • Yürekte varsayılan sevgi, istek gibi duyguların kaynağı.

Gönül bağı
  • Sevgi bağı, duygusal ilişki.

Gönül birliği
  • Duygusal anlaşma.

Gönül borcu
  • Yapılan iyiliğe karşı kendini borçlu sayma, minnet, minnettarlık, şükran.

Gönül eri
  • Hoşgörüsü geniş, açık yürekli, güvenilir kimse, rint, ehlidil.
  • Temiz yürekli, ehl-i dil.

Gönüllü
  • Bir işi yapmayı hiçbir yükümlülüğü yokken isteyerek üstlenen:
  • Çok istekli.
  • Seven kimse veya sevgili.
  • Kendi isteği ile asker olan kimse.
  • Bir araştırmaya görüşmeci olarak katılmaya istekli olan ancak özellikleri yeterince denetlenmediği durumlarda önemli yanlılıklara yol açabilecek işmen.
  • Cesur.
  • Gönüle, cana yakın, muteber, hatırlı, şerefli.

Görgü
  • Bir toplum içinde var olan ve uyulması gereken saygı ve incelik davranışları, terbiye.
  • Bir kimsenin, yaşayarak ve deneyerek elde ettiği birikim, deneyim.
  • Görmüş olma durumu.

Görgülü
  • Görgüsü olan.

Göz hakkı
  • Görüldüğünde imrenilebilecek yiyeceklerden, görenlere verilen pay.

Göz nuru
  • Yoğun bir emek sonucu ortaya çıkan iş.
  • İyi bir iş ortaya çıkarmak için yapılan emek.

Gözü pek
    Gözü kara.
  • Korkusuz, yürekli, cesur.

Gözyaşı
  • Gözyaşı bezlerinin salgıladığı, bazı etkilerle akan duru sıvı damlacıklarından her biri, yaş.

Güç
  • Takat.
  • Fizik, düşünce ve ahlak yönünden bir etki yapabilme veya bir etkiye direnebilme yeteneği, kuvvet: Zihin gücü. Yaşama gücü.
  • Bir olaya yol açan her türlü hareket, kuvvet, takat.
  • Sınırsız, mutlak nitelik: Tanrı'nın gücü.
  • Büyük etkinliği ve önemi olan nitelik:Paranın gücü.
  • Bir cihazın, bir mekanizmanın iş yapabilme niteliği: Motorun gücü.
  • Siyasi, ekonomik, askerî vb. bakımlardan etki ve önemi büyük olan devlet, devletler topluluğu: Güçler dengesi.
  • Bir ulus, bir ordu vb.nin ekonomik, endüstriyel ve askerî potansiyeli: İnsan gücü.
  • Bir toprağın verimlilik yeteneği.
  • Yeterliliğini ve güvenilirliğini kanıtlamış kimse.
  • Bir akarsuyun aşındırma ve taşıma yeteneği.
  • İş yapma hızı; birim zamanda yapılan iş.
  • Görsel bir aygıtın ayrıntıları seçme yeteneği.
  • Birim zamana düşen iş birimleriyle ölçülen iş yapma oranı.
  • Vatla ölçülen iş yapma oranı; elektrik gücü (1 vatlık bir güç, saniyede 1 jul iş yapar).
  • Ağır ve yorucu emekle yapılan, çetin, müşkül, efor.
  • Zulüm, gadr, haksızlık, zor, çevir, eziyet, sitem.
  • Cidal, şiddet.

Gül bahçesi
  • Gül yetiştirilen veya güllerle süslü bahçe.

Güldeste
  • Seçki.
  • Gül demeti.

Güleç
  • Her zaman gülümseyen, mütebessim.
  • Sevimli, güler yüzlü, çok gülen (kimse).

Gülecen
  • Sevimli ve cana yakın tavırları olan (kimse).

Gülendam
  • Gül boylu, ince uzun, güzel endamlı.

Güler yüzlü
  • Yakınlık gösteren, içten davranan.
  • Yakınlık gösterilerek, içten davranılarak.

Gülgûn
  • Gül renkli, pembe.

Gülistan
  • Gül bahçesi.
  • Huzurlu, rahat ve zenginlik dolu yer.

Gülperi
  • Gül ve peri gibi güzel olan.

Gülşen
  • Gül bahçesi.

Gülümsemek
  • Tebessüm etmek.
  • Güler gibi olmak, hafifçe gülmek.

Gülümser
  • Hafifçe gülümseyen, sevimli, güler yüzlü.

Gün batımı
  • Güneşin ufukta kaybolması, gurup.

Günâşık
  • Ayçiçeği.

Günaydın
  • ‘İyi sabahlar’ anlamında sabahları söylenen bir selamlama sözü.
  • Yeni mi farkına vardın? anlamında bir söz.

Gündedün
  • Nostalji.

Günebakan
  • Ayçiçeği.

Güngörmüş
  • İyi yaşamış.
  • Birçok hayat deneyimi bulunan (kimse).
  • Mutlu, güzel hayat sürmüş.

Günlük güneşlik
  • Açık ve bol ışıklı, sıcak, yağışsız (yer veya hava).

Gür
  • Bol ve güçlü olarak çıkan veya fışkıran.
  • Bol, verimli, feyyaz.
  • Ormanlık, çalılık.
  • Kesilmiş ağacın sürgünü.

Gurbet
  • Doğup yaşanılmış olan yerden uzak yer, gurbetlik.
  • Gariplik, yabancılık, yuvasından, yurdundan veya kentinden uzakta olma durumu.
  • Yabancı.

Gurup
  • Güneşin batması, batış.
  • Ay, güneş, yıldız vb. gök cisimlerinin ufkun altına inmesi.
  • Çökmeye, yok olmaya yüz tutmak.
  • Genellikle gitar gövdelerinde kullanılan, dışa doğru siyah ve koyu kırmızı renkten içe doğru turuncu ve sarımtırağa dönen tipte bitiş.

Güven
  • Korku, çekinme ve kuşku duymadan inanma ve bağlanma duygusu, itimat.
  • Yüreklilik, cesaret.
  • Hastanın, sorunlarının çözümünde sağaltımcıyle olumlu sonuçlara varabileceği konusundaki inancı.
  • Görgül, mantıksal ya da sayımsal işlemlere dayanarak bir gözlemsel bilgi ya da bulgunun öyle olduğu ya da öyle kalacağı duygusu.

Güvenilir
  • Güven duygusu veren, güvenilen, itimatlı.

Güvenli
  • Güven verici, emniyetli, emin.

Güvenmek
  • Güven duymak, güveni olmak, itimat etmek.
  • Bel bağlamak, itimat etmek.
  • Sevinmek.

Güz
  • Sonbahar.
  • Eylül, ekim ve kasım aylarını içine alan zaman aralığı (kuzey yarımküre için).
  • 22 Eylül ile 21 Aralık arasındaki mevsim.

Güzel
  • Göze ve kulağa hoş gelen, hayranlık uyandıran, çirkin karşıtı.
  • İyi, hoş.
  • Beklenene uygun düşen ve başarı düşüncesi uyandıran.
  • Soyluluk ve ahlaki üstünlük düşüncesi uyandıran.
  • Görgü kurallarına uygun olan.
  • Sakin, hoş (hava).
  • Okşayıcı, aldatıcı, kandırıcı.
  • Pek iyi, doğru.
  • Güzel kız veya kadın.
  • Güzellik kraliçesi.
  • Hoşa giden, beğenilen, iyi, doğru bir biçimde.
  • Adamakıllı, şiddetli:
  • (Sözcüğün somut anlamı: Görmeyle ilgili, göze hoş görünen). Estetiğin temel kavramı; değer yargılarının ana kavramlarından biri. Güzel, genellikle uyumlu birlik olarak kabul edilir. Platon'dan beri güzel üzerine çeşitli öğretiler geliştirilmiştir.
  • İnsanın estetik duygusunu heyecana getiren hâl.
  • Biçimindeki uyum ve ölçülerindeki dengeyle hayranlık duygusu uyandıran ve hoşa giden (yazı, şiir, yapıt).

Güzellik
  • Estetik bir zevk, coşku, hoşlanma duygusu uyandıran nitelik, hüsün.
  • Okşayıcı söz veya davranış, iyilik, yumuşaklık.
  • Ahlak ve fikrî nitelikleriyle hayranlık uyandıran şey.
  • Güzel olan bir kimsenin niteliği.
  • Görme ve işitme duyuları aracılığıyla, hoşumuza giden ve bizde hayranlık duygusu uyandıran biçim ve ölçülerin oluşturduğu uyumlu bütün.

Güzide
  • Seçkin, seçilmiş, seçme.
  • Aydın, okumuş, seçkin (kimse).
  • Beğenilmiş.

Habitat
  • Yerleşme, oturma.
  • Bitkinin doğal olarak yetiştiği yer, yurt.
  • Bir canlı türünü ya da canlı birliklerini barındıran ve kendine özgü özellikler gösteren yaşama ortamı.

Had
  • Sınır, uç.
  • Derece.
  • İnsanın yetki ve değeri.
  • Terim.

Hafıza
  • Bellek.
  • Kur’an-ı Kerim'i başından sonuna kadar ezberlemiş olan kadın.
  • Yaşantıları, öğrenilen konuları bilinçli olarak akılda tutma, saklama gücü, bellek.

Hak
  • Adalet.
  • Adaletin, hukukun gerektirdiği veya birine ayırdığı şey, kazanç.
  • Allah’ın adlarından.
  • Dava veya iddiada gerçeğe uygunluk, doğruluk.
  • Verilmiş emekten doğan manevi yetki.
  • Pay.
  • Emek karşılığı ücret.
  • Doğru, gerçek.

Hak yolu
  • Doğru yol.

Hakikat
  • Gerçek, doğru.
  • Gerçek olan şey, gerçeklik.

Hakikatli
  • Vefakâr.

Hakiki
  • Gerçek.
  • Niteliği değişmemiş, aslına uygun olan.

Hakim
  • Allah’ın isimlerinden.
  • Bilge.
  • Her şeyi bilen.

Hakkaniyet
  • Hak ve adalete uygunluk, doğruluk, nasfet.

Hakperest
  • Haksever.

Haksever
  • Doğru bildiği şeyden ayrılmayan (kimse), hakperest.

Hakşinas
  • Haktanır.

Haktanır
  • Herkesin hakkını gözeten (kimse), hakşinas.

Halim
  • Allah’ın adlarından biri.
  • Yumuşak huylu (kimse).

Halim selim
  • Yumuşak huylu ve doğru (kimse).

Hâlis
  • Katışık olmayan, katışıksız, saf.
  • İçten, samimi.

Halkoyu
  • Büyük bir topluluğun türlü siyasi ve toplumsal sorunlardaki görüşünün alınması ve ona göre uygulamaya girişilmesi için yapılan oylamada halkın bildirdiği olumlu veya olumsuz oy.
  • Osmanlıca: Arayı umumiye müracaat.

Halûk
  • Temiz huylu, iyi ahlaklı.
  • İyi huylu, geçimli kimse.

Hamdetmek
  • Tanrı'ya şükretmek.

Hamdüsena
  • Tanrı'ya olan şükran duygularını bildirme.

Hami
  • Koruyan, koruyucu, himaye eden.
  • Kayıran, kayırıcı.

Haminne
  • Yaşlı ve saygı duyulan kadın.

Hamiyet
  • Bir insanın yurdunu, ulusunu ve ailesini koruma çabası.
  • İnsanlık, fazilet.

Hamiyetperver
  • Hamiyetli.

Handan
  • Şen, neşeli.
  • Gülen, gülücü, güleç, sevinçli.

Hande
  • Gülme, gülüş.

Harika
  • Yaradılışın ve imkânların üstünde nitelikleriyle insanda hayranlık uyandıran.
  • Çok büyük bir hayranlık uyandıran, eksiksiz, kusursuz, tam, mükemmel.
  • Güzel anlamında kullanılan bir söz.

Harikulade
  • Eşi görülmemiş, şaşkınlık yaratıcı, olağanüstü.

Harman
  • Biçildikten sonra tahıl demetlerinin üzerinden düven geçirilerek tanelerin başaklarından ayrılması işi.
  • Bu işin yapıldığı yer veya mevsim.
  • Birçok çeşitten birer parça alıp yeni birleşim oluşturma işi.
  • Selüloz açılması aşamasından başlayıp kâğıt veya karton sayfasının meydana gelmesine kadar kullanılan bir veya birkaç kâğıt hamuru ile diğer malzemelerin meydana getirdiği sulu süspansiyon.
  • Herhangi bir şeyin toplu hâlde bulunduğu, işlendiği veya satıldığı yer.
  • Herhangi bir şeyin çok bulunduğu yer.
  • (Mimarlık) Harç ya da beton yapmak için hazırlanmış kum, kireç ve çimento karışımı yığın.

Hasat
  • Ürün kaldırma, ekin biçme işi.
  • Bu yolla elde edilen ürün.

Hasbihâl
  • Söyleşi, sohbet.

Hasenat
  • Yararlı, iyi, güzel işler.

Hasip
  • Değerli, saygın, soyu temiz kimse.
  • Muhasebeci.

Hasret
  • Özlem, özleyiş.

Hassas
  • Duyarlı.
  • Duyum ve duyguları algılayan.
  • Çabuk etkilenen.
  • Yapımı ve bakımı özen isteyen, aksamadan çok doğru çalışan, kesin ölçüler gerektiren işlerde kullanılan (alet).

Hassasiyet
  • Duyarlık

Hatır
  • Düşünme, akılda tutma, hafıza, zihin, akıl, yâd.
  • Gönül, kalp.
  • Birine karşı duyulan saygı, sevgi.
  • Durum, keyif, hâl.

Hatır bilir
  • Saygılı, hatır sayan, hatır kırmayan, kıymet veren, hatırşinas.

Hâtıra
  • Anı.
  • Bellekte yaşamaya devam eden geçmiş izlenim, duygu veya olay.
  • Bir kimse veya olayı hatırlatan nesne, yadigâr.
  • Andaç, anmalık.

Hatırlamak
  • Anımsamak.

Hatırşinas
  • Saygılı, hatır sayan, hatır kırmayan.

Hayâ
  • Ar, utanma duygusu, utanç, utanma, sıkılma.

Hayat
  • Canlı, sağ olma durumu.
  • Yaşam.
  • Hayat biçimi, içinde yaşanılan şartların bütünü, yaşantı.
  • Meslek.
  • Geçim şartlarının bütünü.
  • Canlılığı gösteren hareket, kaynaşma.
  • Yaşamayı sağlayan şartların bütünü.
  • Bir kimsenin tarihsel biyografisi, hayat öyküsü, hayat hikâyesi.
  • Sofa. Avlu. Salon, hol. Koridor. Balkon. Sundurma. Oda. Köylerde çamaşır yıkanılan yer, yunaklık. Yayla evi. Eski ev. Ev bahçesi. Ahır, ağıl. Arsa.
  • Canlılarda, doğumdan ölüme kadar geçen süre.
  • Yaşama, yaşayış.

Hayat arkadaşı

Hayat dersi
  • İbret veya örnek alınacak gerçek olay.

Hayat dolu
  • Yaşama isteği çok olan, neşeli, canlı, yaşam dolu.

Hayat okulu
  • Yaşanılan çevre ve zamanda karşılaşılan olayların tümü.

Hayır dua
  • Bir kimsenin iyiliğini isteyen dua

Hayır hasenat
  • Yararlı güzel şeyler.

Hayır sahibi
  • Hayırsever kimse.

Hayırhah
  • İyilik dileyen, iyilik isteyen, iyicil, hayırsever.

Hayırlaşma
  • Pazarlıkta veya herhangi bir hususta anlaştıktan sonra birbirlerine hayır dileme.
  • Hayırlaşmak biçimi veya durumu.

Hayırlı
  • Yararı, hayrı olan.
  • Uğurlu, iyi, güzel.

Hayırsever
  • Yoksullara, düşkünlere, yardıma muhtaç olanlara iyilik ve yardım etmesini seven, iyiliksever, yardımsever, hayırperver.
  • Halkın yararı için okul, çeşme, hastane vb. yaptıran.

Hayrat
  • Sevap kazanmak için yapılan iyilik.
  • Halkın yararlanması için yapılan okul, çeşme, hastane vb. yapı.

Haysiyet
  • Değer, saygınlık, itibar.
  • Öz saygı.

Haysiyetli
  • Değeri, saygınlığı olan.
  • Onurlu.

Hayvan
  • Duygu ve hareket yeteneği olan canlı varlık.
  • İsmini Allah’ın Hayy isminden alan canlılar.

Hayvansever
  • Hayvanları seven, haklarını koruyan, onlara iyi davranan.

Hazan
  • Güz, yaprak dökümü mevsimi, sonbahar.

Hazandide
  • Görmüş geçirmiş.
  • Solgun, sararmış, solmuş

Hazar
  • Barış.
  • VI-X. yüzyıllar arasında Hazar Denizi'nin ve Kafkasların kuzeyinde yaşamış bir Türk boyu veya bu boydan olan kimse.
  • Barış ve güven.

Hazin
  • Acıklı, üzüntü veren, dokunaklı.
  • Hüzünlü, kederli.

Hediye
  • Birini sevindirmek, mutlu etmek için verilen şey, armağan.
  • Fiyat.

Helal
  • Dinin kurallarına aykırı olmayan, dinî bakımdan yasaklanmamış olan, haram karşıtı.
  • Kurallara, geleneklere uygun.
  • Kurallara, geleneklere uygun olarak.
  • Nikâhlı eş.

Helalleşmek
  • Alışverişte veya ayrılma sırasında hakkını birbirine bağışlamak.

Helallik
  • Helal olan şey.
  • Nikâhlı eş.

Helalühoş
  • Yapılmış bir iyilikten, yardımdan söz edilirken buna pişman olunmadığını anlatmak için söylenen "helalühoş olsun" cümlesinde geçen bir söz. Helal ve hoş.

Hemdert
  • Dert ortağı olan.

Hemfikir
  • Aynı düşüncede, aynı görüşte olan, oydaş.

Hemhâl
  • Aynı durumda olan.

Hemşehri
  • Memleketli.
  • Aynı şehirde yaşayan kişiler.

Hesap günü
  • Kıyamet

Heves
  • İstek, eğilim, arzu, şevk.
  • Gelip geçici istek.

Hevesli
  • Bir şeye, bir işe istek duyan veya merak sarmış olan, istekli, heveskâr.
  • Bir sanatı meslek edinmeksizin yalnız zevk için yapan kişi.
  • Amatör.

Heyecan
  • Sevinç, korku, kızgınlık, üzüntü, kıskançlık, sevgi vb. sebeplerle ortaya çıkan güçlü ve geçici duygu durumu.
  • Coşku.
  • Bir uyarıcı karşısında, aşırı derecede duygulanış nedeniyle fizyolojik değişmelere yol açan tepki.
  • Organizmanın durgun ve olağan durumundan herhangi bir biçimde uzaklaşması hali.
  • (Lat. emovere = devinmek) İç ya da dış uyarımlarla ortaya çıkan ruhsal devinim; duygu devinimi. Heyecan: a. kalıcı, sürekli (ör. kara sevda); b. geçici bir coşkunluk niteliğinde (ör. sevinç); c. belli bir şeye yönelmiş (ör. korku) olabilir.

Heyecanlı
  • Çabuk, kolay heyecanlanan, müteheyyiç.
  • Heyecan veren.
  • Heyecanla yapılan.

Hicap
  • Utanma, sıkılma.
  • Utanç.
  • Perde.

Hicran
  • Bir yerden veya bir kimseden ayrılma, ayrılık.
  • Ayrılığın neden olduğu onulmaz acı, üzüntü, keder.

Hicret
  • Göç.
  • Hz. Muhammed'in Mekke'den Medine'ye göçmesi.
  • Hicri takvimin başlangıcı.

Hidayet
  • Doğru yol, hak olan Müslümanlık yolu.
  • Hak yolunu, doğru yolu gösterme.
  • Doğru yolu gösterme.

Hikmet
  • Bilgelik.
  • Tanrı'nın insanlarca anlaşılamayan amacı.
  • Gizli sebep.
  • Öğüt verici söz.
  • Fizik.
  • Felsefe.
  • Sebep, batındaki sır.
  • XII. yüzyılda Türkistan'da büyük bir tarikat kuran Ahmet Yesevi'nin şiirlerine ve bunlara benzeyen halk şiirlerine verilen ad.
  • Özlü söz, vecize.

Hilâl
  • Ayın ilk günlerinde aldığı yay biçimi, ayça, yeni ay.
  • Çocukların okuma öğrenmeye başladıklarında satır ve sözleri şaşırmamak için söz üzerinde gezdirdikleri ucu sivri, uzunca bir gösterme aracı.

Hilkat
  • Yaradılış, fıtrat.
  • Huy özelliği.
  • Huy güzelliği.

Himâye
  • Koruma, gözetme, esirgeme, koruyuculuk, gözetim.
  • Kayırma, elinden tutma.

Himmet
  • Yardım, kayırma.
  • Çalışma, emek, gayret, çaba.
  • Lütuf, iyilik, iyi davranma.
  • Yüksek irade.
  • Kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki.
  • Çelikçomak oyunu.

His
  • Duygu.
  • Duyu.
  • Sezgi, sezme.

Hisli
  • Duygulu, içli.

Hissetmek
  • Fiziksel bir uyarıyı duymak.
  • Bir şeyden etkilenmek, duymak.
  • Sezmek, farkına varmak, anlamak.
  • Saymak, addetmek.

Hissiselim
  • Sağduyu.

Hizmet
  • Birinin işini görme veya birine yarayan bir işi yapma.
  • Görev, iş.
  • Bakım, özen, ihtimam.

Hısım akraba
  • Yakınlar ile bütün akrabalar.

Hoş
  • Beğenilen, duyguları okşayan, zevk veren.

Hoşgörü
  • Her şeyi anlayışla karşılayarak olabildiği kadar hoş görme durumu, müsamaha, tolerans.
  • (Lat. tolerantia < tolerare = katlanmak) : 1. Başkalarının düşünce ve kanılarını hoşgörme, onların da geçerliliklerine karşı tepki göstermeme. 2. Başkalarının düşünce ve kanılarını özgürce dile getirmesini ve düşüncelerine göre yaşamasını hoşgörme tutumu. // Batı dünyasında özellikle 16. yüzyıldan beri din baskısından kurtulmayla dinsel sorunlar karşısında hoşgörü başlamıştır. (Nicolaus Cusanus'un "De pace fidei" adlı yapıtı yol açıcı olmuş, sonradan Bodin, Spinoza, Locke, Voltaire bu konuda etkili yapıtlar vermişlerdir.)

Hoşgörülü
  • Hoşgörüsü olan, hoşgörüyle davranan, hoşgörü sahibi, müsamahalı, toleranslı.

Hoşnut
  • Bir davranış, bir durum veya bir kimseden memnun olan, yakınması olmayan.

Hoşsohbet
  • Güzel ve tatlı konuşan (kimse)

Hüda
  • Tanrı: “Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda / Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda” -M. A. Ersoy.

Hudayinabit
  • Kendiliğinden yetişen (bitki).
  • Başıboş büyümüş (kimse).
  • Eğitim görmemiş, kendi kendini yetiştirmiş olan (kimse).

Hukuk
  • Gerçek ve tüzel kişiler arasındaki ilişkileri düzenleyen, yaptırımları belirleyen yasaların bütünü, tüze.
  • Yasaları konu alan bilim.
  • Haklar.
  • Ahbaplık, dostluk.

Hulûskâr
  • Temiz duygulu, içten.

Hümanizma
  • İnsancıllık.

Hüner
  • Beceri isteyen ustalık, beceriklilik.
  • Beceri, marifet.
  • Ustalık.

Hünerli
  • Hüneri olan (kimse).
  • Becerikli, marifetli.
  • Hünerle yapılan.

Hür
  • Özgür, bağımsız.

Hürmet
  • Saygı.

Hürmetkâr
  • Saygılı.

Hürriyet
  • Özgürlük, bağımsızlık, serbestlik.

Hürriyetperver
  • Hürriyetçi.
  • Özgürlükçü.

Hüsnühâl
  • İyi hâl.
  • Davranış güzelliği.

Hüsnükabul
  • İyi karşılama, güler yüz gösterme.

Hüsnüniyet
  • İyi niyet.

Hüsnüzan
  • İyi niyet.

Huşu
  • Alçak gönüllülük.
  • Tanrı'ya boyun eğme, gönlü korku ve saygı ile dolu olma.
  • Hayranlık ve korkunun karıştığı bileşik bir duygu.

Hüzün
  • Gönül üzgünlüğü, gam, keder, sıkıntı.

Hüzünlü
  • Gönle üzgünlük veren, iç kapanıklığına yol açan.

Huzur
  • Dirlik, baş dinçliği, gönül rahatlığı, rahatlık, erinç.
  • Ön, yan, kat, makam, yamaç.
  • Bir yerde bulunma.

Huzurevi
  • Yaşlanmış kimselerin bakımlarının yapıldığı ve barındığı kurum.

Ilımlı
  • Düşünce, iş vb.nde aşırıya kaçmayan, ölçülü, mutedil, itidalli.
  • Siyasette aşırı görüşler arasında ortalama bir görüşü savunan.

Işık
  • Cisimleri görmeyi, renkleri ayırt etmeyi sağlayan fiziksel enerji, erke, ziya, nur, şavk.
  • Aydınlık, ziya.
  • Mutluluk, sevinç veya zekâdan doğan, yüzde ve gözlerde beliren parıltı.
  • Yol gösteren, aydınlatan, önderlik eden kimse.
  • Bir yeri aydınlatmaya yarayan araç.
  • Aydınlanmak için kullanılan elektrik.
  • Mutluluk, sevinç veya zekâdan doğan, özellikle yüzde ve gözlerde beliren parıltı.
  • Yol gösteren, aydınlatan kimse, düşünce, eser vb.
  • Yüksek derecede ısıtılan cisimlerin veya çeşitli enerji biçimleriyle uyarılan cisimlerin gaz ışı yaydığı gözle görülen ışıma.
  • Göze uyarımda bulunan ve beyin tarafından yorumlandığında görme duyusuna, yani görülebilir ışığa yol açan elektromıknatıs ışınım. Başka bir deyişle, ışımayla yayılan ve görme duyusuyla algılanan erke biçimi. (Bu elektromıknatıs ışınım, 4x10-7 m ile 7,7x10-7 m arasındaki dalga uzunluklarında yer alır. Dalga uzunluklarındaki değişiklikler gözde değişik duyulara yol açarak değişik renkleri oluşturur). Yüksek sıcaklıkta ısıtılan cisimlerin akkor duruma gelmesi ya da türlü erke biçimleriyle uyarılan cisimlerin gazışıl duruma geçmesiyle yaydıkları gözle görülür ışıma. 4000 A- 8000 A dalgaboyu aralığında, gözle görülebilen ve cisimlerin görülmesini, renklerin ayırt edilmesini sağlayan elektromıknatıssal erke.

Islah
  • Düzeltme, iyileştirme
  • Bir hayvan veya bitki türünden daha iyi verim alabilmek amacıyla yapılan işlem.

Izdırap
  • Acı, üzüntü, sıkıntı, keder.

Jest
  • Herhangi bir şeyi açıklamak için genellikle el, kol ve baş ile yapılan içgüdüsel veya iradeli hareket.
  • Beklenmedik iyi davranış.
  • Oyunculukta iç yaşamı belirginleştiren baş, el, kol hareketleri.

Kabiliyet
  • Yetenek.

Kader birliği
  • İyi ve kötü günleri, aynı sonu paylaşma durumu.

Kadim dost
  • Eski dost.

Kadirşinas
  • Değerbilir, iyilikbilir.

Kafa dengi
  • Kafadar.

Kafdağı
  • Genellikle masallarda yer alan, dünyayı çevrelediğine inanılan, arkasında cinlerin, perilerin bulunduğu varsayılan, zümrütten hayalî bir yer.

Kâinat
  • Evren.
  • Dünya.
  • Herkes.

Kalbiselim
  • Gönlü temiz olan.

Kalender
  • Gösterişsiz, sade yaşamaktan yana olan, alçak gönüllü kimse, ehlidil, rint.
  • Özensiz giyinmiş, kılıksız kimse.
  • Yalnız birisi hareketli üst üste konulmuş belirli sayıda silindirden meydana gelen ve düzgün yüzeyli kâğıt üretmek için kullanılan bir makine.
  • Özensiz, kılıksız bir biçimde.

Kalp
  • Göğüs boşluğunda, iki akciğer arasında, vücudun her yanından gelen kanı akciğerlere ve oradan gelen temiz kanı da vücuda dağıtan organ, yürek.
  • Kalp hastalığı
  • Sevgi, gönül.
  • Bir ülkenin, bir kuruluşun işleyiş, yönetim ve varlığını sürdürme bakımından en önde gelen yeri.
  • Duygu, his.
  • Bir durumdan başka bir duruma çevirme, dönüştürme.
  • Düzme, sahte, geçmez (para)
  • İşe yaramaz, tembel.
  • Yalancı, kendine güvenilmeyen.

Kalp acısı
  • Yürek acısı.

Kalp gözü
  • Gönül gözü, basiret.

Kalp yarası
  • Yürek yarası.

Kâmil
  • Yetkin, erişkin, eksiksiz, ağırbaşlı, mükemmel.
  • Olgun, yetkin kimse.
  • Kültürlü, bilgili, bilgin.
  • Bütün, tam, eksiksiz.

Kamu
  • Bir ülkedeki halkın bütünü, halk, amme.
  • Halk hizmeti gören devlet organlarının tümü.
  • Hep, bütün, herkes.
  • Topluluk oluşturucu ortak çıkarlar çevresinde oluşan ve üyeleri bu ortak çıkarlar konusunda karar birliğine ulaşmak için etkileşimde bulunan toplumsal kesim.

Kamu yararı
  • Toplumun yararına olma durumu.
  • Kamu menfaati.
  • Genel toplumsal gönence ilişkin konular.
  • Topluma yarar sağlayan değerler bütünü, menafiiumumiye.
  • Geniş anlamıyla, ulusun, toplumun gereksemelerini karşılayan, toplumun bütün çıkarlarını gerçekleştirmek amacıyla girişilen çalışmalar.
  • Kamu kuruluşlarının elinde bulunan yetkilerin ve kaynakların halkın iyiliği için kullanılmasını belirleyen tüzel koşul. Sahiplik hakkının sınırının belirtilmesinde kullanılan ve bu hakkın özüne dokunulmamasını güvenceye bağlayan yasal ölçü.

Kanaat
  • Elindekinden hoşnut olma durumu, kanıklık, yeter bulma, yetinme, fazlasını istememe, doyum.
  • Kanma, inanma.
  • Kanı, inanç, düşünce.

Kanaatkâr
  • Azla yetinen, elindeki ile yetinen, kanık, kanaatli, yetingen.

Kanun
  • Yasa.
  • Geçerli olan kural.
  • Dikdörtgen biçiminde, bir köşesi kesik, yassı bir sandık üzerine gerilmiş tellerden oluşan, tırnak adı verilen nesne ile çalınan ince saz çalgısı.
  • Doğa olaylarının oluş nedenlerini ortaya koyan ve gelecekteki olayları önceden kestirme olanağı veren bağıntı; Newton kanunu, Kepler kanunları.

Kapı komşu
  • Apartmanda aynı katta, sokakta karşı veya yan tarafta bulunan komşu, kapı karşı komşu.

Kararlı
  • Kesin karar vermiş olan.
  • Kararında direnen, kararını değiştirmeyen.
  • Yeri, büyüklüğü ya da özelikleri değişmeyen.

Kardelen
  • Baharın müjdecisi bir çiçek.
  • Kar kalkmasından hemen sonra çıkan çiğdeme benzer, beyaz bir çiçek, akçabardak.
  • Nergisgillerden, baharda çok erken çiçek açan ve eczacılıkta kullanılan soğanlı bir bitki (Galanthus nivalis).
  • Amaryllidaceae familyasından beyaz çiçekli, erken ilkbaharda hemen kardan sonra ya da karın üzerinde çiçek açan, çiçekleri geriye doğru sarkık, süs bitkisi olarak da kullanılan, Toroslar ve Karadeniz dağlarında yaygın olarak bulunan, soğanlı, otsu bitkiler. Öksüzoğlan, aktaş, akbardak, karga soğanı.

Kardeş
  • Aynı anne babadan doğmuş veya anne babalarından biri aynı olan çocukların birbirine göre adı.
  • Yaşça küçük olan çocuk.
  • Çok yakın arkadaş, dost.

Kardeşlik
  • Kardeş olma durumu, uhuvvet.
  • Kardeş kadar yakın sayılan kimse, yakın dost.
  • Birlik, beraberlik.
  • Efsanelerde, destanlarda ve masallarda kardeşler arasındaki yazgı birliğini ve bağını gösteren kavram.

Karınca kararınca
  • Az da olsa, elinden geldiği kadar, karınca kaderince.

Kâşif
  • Var olan ancak bilinmeyen bir şeyi bulan, ortaya çıkaran kimse.
  • Bulan, keşfeden, bulucu.

Katılım
  • Katılma işi, iştirak.
  • Bir süreç ya da bir durum içinde istençli ve eylemli olarak bir işi üstlenme ya da bir olayda etkin olma.

Katkı
  • Bir işin yapılmasına, gerçekleşmesine emek, bilgi, para vb. ile katılma, yardım.
  • Bir şeye katılan başka bir madde.
  • Metal ve alaşımların hazırlanması sırasında içlerine katılan değişik nitelikteki maddeler.
  • Düğün günü davetlilerin öğleye kadar gönderdikleri armağan.
  • Tutkalı koyulaştırmak amacı ile kullanılan mineraller ya da organik maddeler.

Katre
  • Damla.

Kavrayış
  • Kavrama, anlama, algılama yetisi.
  • Motorlu araçlarda lastiğin tam olarak yolu kavraması.
  • Bir algının doğrudan doğruya kavranması.
  • Görüş, anlayış.

Kavrayışlı
  • Kolayca anlama, algılama yetisi olan.

Kavuşmak
  • Ayrı kalınan, sevilen bir kimseyle bir araya gelmek, onu yeniden görmek.
  • Yokluğu çekilen veya çok istenen bir şeye erişmek, onu elde etmek.
  • Katılmak.
  • Bir araya gelmek, birleşmek.
  • Güneş batmak.
  • Varmak, ulaşmak, vuslata ermek.

Keder
  • Acı, üzüntü, dert, sıkıntı, ızdırap, tasa.

Kederli
  • Acılı, üzüntülü, mükedder.

Kelâm
  • Söz.
  • Söyleyiş biçimi, söyleme.
  • Başta Tanrı'nın varlığı, birliği, peygamberlik ve ahiret olmak üzere İslamiyetin ana ilkelerini konu edinen bilim.

Keramet
  • Ermiş kimselerin gösterdiklerine inanılan, doğaüstü, şaşkınlık uyandırıcı davranış veya durum.
  • Bağış.
  • Ağırlama, ikram.
  • Ermişçe yapılan iş, hareket veya söz.

Kerem
  • Soyluluk, ululuk, büyüklük, asalet.
  • Bağış olarak verme, iyilik, cömertlik, eli açıklık, lütuf.
  • Özel bir ezgi ile söylenen bir halk koşuğu.

Kerem sahibi
  • İyi huylu, cömert (kimse).

Kerim
  • Soylu, asil.
  • Eli açık, cömert.
  • Ulu, büyük.
  • Allah'ın adlarından biri.

Keşfetmek
  • Var olduğu bilinmeyen bir şeyi bulmak.

Keyifli
  • Keyfi yerinde, neşeli.

Kibar
  • Davranış, düşünce, duygu bakımından ince, nazik olan (kimse).
  • Seçkin, değerli.
  • Zengin, soylu.
  • Büyükler, ulular.

Kifayet
  • Yeterli miktarda olma, yetme, kâfi gelme.
  • Bir işi yapabilecek yetenekte olma, yeterlik.

Kifayetli
  • Yeterli.

Kitabe
  • Yazıt.

Kitap
  • Ciltli ve ciltsiz olarak bir araya getirilmiş, basılı veya yazılı kâğıt yaprakların bütünü.
  • Herhangi bir konuda yazılmış eser.
  • İlahi Kitap.

Kitap kurdu
  • Kitapları yiyerek zarar veren bir böcek.
  • Çok kitap okuyan, toplayan ve kitaplarla uğraşan kimse.

Kitapsever
  • Kitaba tutkuyla bağlı (kimse) bibliyofil.
  • Değerli kitapları seven ve onları ziyan olmaktan koruyan kimse.

Kırkikindi
  • Genellikle Orta Anadolu'da ikindi zamanı yağan sürekli yağmurlar.
  • Bu yağmurun yağdığı dönem.

Kış
  • Kuzey yarım kürede 22 Aralık-21 Mart tarihleri arasındaki zaman dilimi, sonbaharla ilkbahar arasındaki soğuk mevsim.
  • Çok soğuk hava.
  • Aralık, ocak, şubat aylarını içine alan zaman aralığı (kuzey yarımküre için). Astronomide 22 aralık ile 21 mart arası.

Kısmet
  • Allah’ın herkese uygun gördüğü yaşama durumu, nasip, kader.
  • Evlenme talihi.
  • Olayların kötü sonuçlarını tevekkülle karşılama durumu.
  • Talih, kader, şans.
  • ‘Şimdiden belli değil, ya olur ya olmaz’ anlamlarında bir seslenme sözü.

Kısmet kapısı
  • Gelir sağlayan yer.
  • Kızın evlenip gittiği yer.

Kısmetli
  • Kısmeti iyi olan, talihli.

Kıssadan hisse
  • Anlatılan bir olaydan alınacak ders.

Kıvanç
  • Övünç, iftihar.
  • Sevinç.

Kıyam
  • İslam inancına göre, ölümden sonra yeniden dirilip ayağa kalkma.
  • Namazda ayakta durma.
  • Ayağa kalkma, ayakta durma.
  • Bir işe girişme, kalkışma, teşebbüs etme.
  • Ayaklanma, başkaldırma, karşı gelme.

Kıymet
  • Değer.
  • Değerli, nitelikli.

Kıymetli
  • Değerli.

Kolaylaştırmak
  • Kolay bir duruma getirmek, güçlükleri ortadan kaldırmak.
  • Bir işi sonuna yaklaştırmak.

Kolaylık
  • Kolay duruma getiren.
  • Kolay olma durumu.
  • İşlerin kolayca yapılmasını sağlayan şey.
  • Bir işi yapabilme durumu veya imkânı.

Komşu
  • Konutları yakın olan kimselerin birbirine göre aldıkları ad.
  • Sınır ortaklığı bulunan, mücavir.

Komşu hatırı
  • Komşular arasında gözetilen saygı.

Komşu kapısı
  • Pek yakın sayılan yer.

Konsensüs
  • Uzlaşma.

Konu komşu
  • Bütün komşular, birbirine yakın yerde oturan kimseler.

Konuk
  • Bir yere veya birinin evine kısa bir süre kalmak için gelen kimse, misafir, mihman.
  • Konakçıya göre asalak.

Konuksever
  • Konuklarına iyi davranan, onları iyi ağırlayan ve kendisine konuk gelmesinden hoşlanan, misafirperver.

Körebe
  • Gözleri bağlı olan ebenin, oyuna katılan öteki çocukları yakalamaya çalıştığı çocuk oyunu.

Kukla tiyatrosu
  • Kukla oyununun yapıldığı tiyatro.
  • Küçük bebeklerden yapılmış biçimlerin (figürlerin) elle ya da mekanik, olarak oynatıldığı tiyatro.

Kul hakkı
  • Tanrı'ya göre insan, abd.
  • Yeniçeri; Enderundan yetişen bütün devlet büyükleri ve altıbölük süvarileri.
  • Köle, karavaş.

Kul yapısı
  • İnsan eliyle yapılan.

Kulübe
  • Kerpiç, saman veya ağaçtan yapılmış küçük, basit, ev.
  • Bir yeri beklemekle görevli kimsenin içinde bulunduğu küçük barınak.
  • Hayvanlar için yapılmış barınak.
  • Alçak gönüllülük göstermek amacıyla “ev” anlamında kullanılan bir söz.

Kum saati
  • Dar bir boğazla birbirine bağlanmış iki cam kaptan oluşan ve üstteki kapta bulunan kumun aşağıya akmasından yararlanılarak zamanı anlamaya, ölçmeye yarayan araç.

Kura
  • İki veya daha çok aday arasında bir sıralama, bir ayırma yapılacağı zaman her birinde bir tek ad yazılı kâğıtları bir araya getirip karıştırdıktan sonra birini çekerek veya özel bir bilgisayar yazılımıyla adları belirleme, ad çekme.
  • Kime veya neye isabet edeceği önceden belli olmayan bir çekimle sonucu belirleme.

Kuşdili
  • Çocuklar ya da akıl hastalarının sözcüklere hece ekleyerek ya da çıkararak konuştukları dil.
  • Süleyman Peygamber'in bilip konuştuğu hayvan, kuş dili. (Tasavvuf simgeleriyle örülmüş bir deyiş ve inan dili; bunu ancak tasavvufla uğraşanlar anlar.)
  • Bir tür dişbudak.
  • Karaağaç ağacının meyvesi, rosmarinus, labiatae.

Kutlu
  • Uğurlu, hayırlı, mübarek.

Kutsal
  • Güçlü bir dinî saygı uyandıran veya uyandırması gereken, kutsi, mukaddes.
  • Tapınılacak veya yolunda can verilecek derecede sevilen, kutsi, mukaddes, lahut.
  • Bozulmaması, dokunulmaması, karşı çıkılmaması gereken, üstüne titrenilen.
  • Tanrı'ya adanmış olan.
  • Tanrısal olan, bütün var olanların, yeryüzüne ilişkin olanın üstünde yükselen, ondan bütünüyle başka olan.
  • Ahlaksal yetkinliğe ulaşan, bu yolla Tanrı'ya yakınlaşan kişilerin niteliği (azizler, evliyalar, ermişler).

Kütüphane
  • Kitaplık.
  • Kitap satılan dükkân, kitabevi.

Lalezar
  • Yardım amacıyla karşılıksız verilen şey.

Lâtife
  • Şaka.
  • Yumuşak, hoş, güzel, sevimli.
  • Güldüren, tuhaf ve güzel söz, şaka.

Lir
  • Kaynağı mitolojik çağlara dayanan kirişli bir çalgı.

Lirik
  • Çok etkili, coşkun, genellikle kişisel duyguları dile getiren edebiyat.
  • Coşkun, ilhamla dolu.
  • Eski Yunan edebiyatında lir eşliğinde söylenen (şiir).
  • Bu türde yazan şair.

Lisanıhâl
  • Hâl diliyle, davranışla düşünce ve istenileni anlatma.

Lisanımünasip
  • Karşısındakinin kolayca anlayabileceği dil ve üslup.

Liyakat
  • Bir kimsenin, kendisine iş verilmeye uygunluk, yaraşırlık durumu, değim.
  • Kifayet.
  • Erdem

Liyakat sahibi
  • Başarılı, erdemli, yetenekli (kimse).

Logos
  • Söz.
  • Evrensel Akıl.
  • (Yun. legein = söylemek, konuşmak) Yunanca'daki ilk anlamı söz, sonradan düşünce, kavram, us, anlam, evren yasası anlamlarını da almış, Herakleitos'tan beri felsefenin temel kavramlarından biri olmuştur. 1. Söz, anlamlı söz; sözün anlamı. 2. (Mantıksal olarak) a. Deyiş. b. Kavram, c. (Platon ve Aristoteles'ten beri) Bir şeyi anlaşılır kılan mantıksal temel. d. Mantıksal olanın birliği e. Bilim ilkesi. 3. (Ruhbilimsel olarak) a. (Yunan felsefesinde) İnsan ruhunun usla ilgili bölümü, b. (Yeni insanbilimde) Yaşamın bilinçsiz güçlerinin karşısında etkin bilinç ilkesi. 4-(Fizikötesinde Herkakleitos ve Stoa'dan beri) Evren usu, evren yasası. 5. (Tanrıbilimsel olarak) a. Tanrı sözü. b. (Hellenizm felsefesinde) Tanrı ve evren arasındaki aracı. c. (Augustinus'tan beri) Her bilgiyi olanaklı kılan Tanrısal ışık; bilgi kaynağı.

Lokman hekim
  • Lokman veya Lokman Hekim, dini kaynaklarda ve halk efsanelerinde bahsi geçen, hikmet sahibi olduğuna inanılan kişi.
  • Tadı güzel olan şeyler için kullanılan Lokman hekimin ye dediği deyiminde geçen bir söz.

Lunapark
  • Türlü eğlence ve oyun kuruluşları bulunan alan.

Lütuf
  • Önem verilen, sayılan birinden gelen iyilik, yardım, ihsan, inayet, atıfet.
  • İyilik, güzellik, hoşluk.
  • Bağış, ihsan.

Lütufkâr
  • İyiliksever, kibar, iyilik eden.

Maarif
  • Bilgi ve kültür.
  • Öğretim ve eğitim sistemi.

Maestro
  • Besteci.
  • Orkestra şefi.

Mağfiret
  • Bağışlama.
  • Allah'ın, kullarının günahlarını bağışlaması.

Mahalle
  • Bir şehrin bir kasabanın, büyükçe bir köyün bölündüğü parçalardan her biri.
  • Bu parçalarda oturan insanların tamamı.
  • Bir kentin, bir kasabanın, büyükçe bir köyün, yönetim bakımından bölündüğü, yapı bölgeciklerinden ve insan topluluklarından oluşan en küçük parçalardan her biri.

Mahalle arkadaşı
  • Aynı mahallede oturan komşu veya dost.

Maharet
  • İş görmede beceri, ustalık.

Maharetli
  • Eli işe yatkın, becerikli, usta.

Mahcubane
  • Mahcupça.

Mahcubiyet
  • Utangaçlık.

Mahcup
  • Utangaç.

Mahremiyet
  • Gizlilik.

Mahşer
  • Kıyamet günü dirilenlerin toplanacaklarına inanılan yer.
  • Büyük kalabalık.
  • Kargaşa.

Mahsul
  • Ürün.
  • Verim.
  • Ortaya çıkan, elde edilen şey.

Mahzun
  • Üzgün.

Makbul
  • Kabul edilen.
  • Beğenilen, hoş karşılanan.
  • Geçer, geçerli.

Makul
  • Akla uygun, akıllıca.
  • Akıllıca iş gören, mantıklı.
  • Belirli.
  • Aşırı olmayan, uygun, elverişli.
  • Akla uygun iş gören, anlayışlı, mantıklı.

Malumat sahibi
  • Bilgili.

Mana
  • Anlam. Ne Hak buyruğun tutarsın ne kul sözün işitirsin / Hiç bilmezsin mana nedir, ne dilde çağırmak gerek -Yunus Emre.
  • Belirli insanlarda, hayvanlarda, bitkilerde ve doğa öğelerinde alışılmışın dışında birtakım belirtiler ve işlevlerle kendini gösteren gizemsel, dinsel ve büyüsel güç.

Manalı
  • Anlamlı.
  • Anlamlı bir biçimde.

Maneviyat
  • Maddi olmayan, manevi şeyler.
  • Yürek gücü, moral.

Marifet
  • Ustalık, hüner, uzmanlık.
  • Uygun olmayan, hoşa gitmeyen, can sıkıcı iş veya davranış.
  • Bilim, bilgi.

Maruf
  • Herkesçe bilinen, tanınan, belli, sanlı, ünlü.
  • Dinî bakımdan uygun görülen, beğenilen, buyrulan.

Masal âlemi
  • Doğaüstü, gerçek dışı ancak masallarda rastlanabilecek yerler.

Maşer
  • İnsan topluluğu, toplum.

Masum
  • Suçsuz, günahsız.
  • Küçük çocuk.
  • Temiz, saf.

Masumane
  • Masumca.

Masumiyet
  • Masumluk.

Masun
  • Korunan, korunmuş.
  • Saklanmış.

Masuniyet
  • Korunmuş olma durumu.
  • Dokunulmazlık.

Matem
  • Yas.

Mavera
  • Öte.
  • Görülen âlemin ötesi.

Mazbut
  • Ele geçirilmiş, zapt edilmiş.
  • Bir yere yazılmış, deftere geçirilmiş.
  • Unutulmamış, hatırda kalmış.
  • Düzenli, düzgün, beğenilen.

Mazi
  • Geçmiş.
  • Geçmiş zaman.

Mazlum
  • Zulüm görmüş, kendisine zulmedilmiş.
  • Haksızlığa uğramış.
  • Sessiz ve uysal, boynu bükük.
  • Sessiz, sakin, yumuşak kimse.

Mazruf
  • Zarf içine konmuş, zarflı.
  • İçerik.

Mecal
  • Güç, kuvvet, derman, takat.

Medarıiftihar
  • Övünülen, onur duyulan, iftihar edilen şey veya kimse.

Medet
  • Yardım, imdat.
  • Yardım edin, imdat? anlamında kullanılan bir seslenme sözü.

Mefahir
  • Övünülecek şeyler, övünceler.

Mefkûre
  • Ülkü, ideal.

Meftun
  • Tutkun, gönül vermiş, vurgun.
  • Hayran olmuş, şaşırmış.

Mehtap
  • Ay ışığı.
  • Dolunay.

Melek
  • Tanrı ile insan arasında aracılık yaptığına ve nurdan olduğuna inanılan manevi varlık, ferişte.
  • Terbiyeli, uysal kimse.
  • İşlenmemiş toprak, kıraç toprak.
  • Halı dokurken ilmekleri sıkıştırmakta kullanılan küçük ip yumağı.

  • Melul mahzun
    • Çok üzgün, sıkıntılı, ağlamaklı bir biçimde

    Memba
    • Kaynak, pınar.
    • Bir şeyin ilk olarak ortaya çıktığı yer.

    Memnuniyet
    • Memnun olma, sevinç duyma, sevinme.

    Meram
    • İstek, niyet.
    • Amaç, gaye, maksat.

    Merhaba
    • Selam.
    • "Geniş ve mamur yere geldiniz, rahat ediniz, günaydın, hoş geldiniz" anlamlarında bir esenleşme veya selamlaşma sözü.

    Merhamet
    • Bir kimsenin veya bir başka canlının karşılaştığı kötü durumdan dolayı duyulan üzüntü, acıma.

    Merhem
    • Deriye sürülerek kullanılan, içinde birçok etkili madde bulunan, yumuşak ve koyu kıvamda, yağlı veya yağsız ilaç.
    • Çare.
    • Vazelin, lanolin, bal mumu, reçine gibi maddelerin taşıyıcı maddelerin etken maddelerle karışımlarıyla hazırlanan ve dışarıdan kullanılan ilaç biçimi, oinment, pomat.

    Mert
    • Yiğit.
    • Sözünün eri, güvenilir (kimse).
    • Özü sözü doğru olan.
    • Çelikçomak oyunundaki çelik.

    Meşakkat
    • Güçlük, Hayat içinde çekilen zorluk.

    Meserret
    • Sevinç, şenlik.

    Meşru
    • Toplumun geneli tarafından kabul edilen, desteklenen.
    • Genel ahlaka ve hukuka uygun.
    • Yasal.

    Meşruiyet
    • Meşruluk.

    Mesut
    • Mutlu, sevinçli, ongun, bahtiyar.

    Meşveret
    • Bir konu hakkında birinin düşüncesini sorma, danışma.
    • İki veya daha fazla kişinin birbiriyle fikir alışverişinde bulunması.
    • Müşavere, danışma.

    Metanet
    • Metin olma, dayanma, dayanıklılık, sağlamlık.

    Methüsena
    • Övme, ululama.

    Mevhibe
    • Allah vergisi, ihsan, bağış.

    Mevize
    • Vaaz.
    • Öğüt.
    • Özenle hazırlanmış ve çoğu yazıya geçmiş vaaz.

    Mevlâ
    • Allah.
    • Efendi, sahip, malik.

    Mevsim
    • Yılın, güneşten ısı, ışık alma süresi ve dolayısıyla iklim şartları bakımından farklılık gösteren dört bölümünden her biri, sezon.
    • Bazı atmosfer olaylarının en çok belirdikleri zaman.
    • Herhangi bir ekimin yapıldığı veya bir ürünün yetiştiği dönem.
    • Herhangi bir şeyin etkinlik dönemi, sezon.
    • Zaman, dönem, çağ.
    • Yaşamın bir bölümü.
    • Güneş'in yıllık devinmesinde eşlek ile dönenceler (yaz ve kış dönenceleri) arasında geçirdiği zaman aralıklarının her biri. Bir yılda dört mevsim vardır: İlkbahar, yaz, sonbahar, kış.

    Meyus
    • Üzgün.
    • Karamsar.

    Meziyet
    • Üstün özellik.
    • Bir kişiyi veya nesneyi benzerinden üstün gösteren nitelik.

    Mihenk taşı
    • Altın, gümüş vb. madenlerin ayarını anlamak için sürtüldükleri bir tür taş, mihenk, denek taşı.
    • Birinin değerini, ahlakını anlamaya yarayan ölçüt.

    Mihman
    • Konuk.
    • Kalıcı.
    • Misafir.

    Mihrican
    • Sonbahar. Güz.
    • Sonbaharda, yazdan kışa geçişi simgeleyen gece ve gündüzün eşitlendiği vakitlerde kutlanan bayram. Nevruz ve Mihrican’da, yılda iki kez geniş ölçüde, başta yöneticiler olmak üzere herkes yaptıklarından dolayı hesap verirdi. Bu dönemde toplanan mahkemeler Mezalim Mahkemesi adını taşırdı.

    Mikyas
    • Ölçek, ölçü.

    Mimari
    • Mimarlık.
    • Yapı.
    • Mimarlıkla ilgili, mimarlığa ilişkin.

    Minnet
    • Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu sayma, gönül borcu.
    • İyilik yapana karşı duyulan teşekkür.

    Minnettar
    • Birinden gördüğü iyiliğe karşı kendini borçlu sayan, gönül borcu olan kimse, gönül borçlusu.

    Miraç
    • Göğe çıkma.
    • Yükselme, çıkma.
    • Hz. Muhammed'in göğe yükselmesi.

    Misafir
    • Konuk.

    Misafirperver
    • Konuksever.

    Miyar
    • Değerli madenlerde yasanın istediği ağırlık, saflık ve değer derecesini gösteren ölçü.
    • Ölçüt, ölçü.
    • Akarsu, kaynak.
    • Çimenler biçildikten sonra yeniden biten küçük taze otlar.

    Mizaç
    • Huy, yaradılış, tabiat, karakter.
    • İnsan vücudunun fizyolojik yapısı, sağlık.

    Mizan
    • Terazi.
    • Tartı, ölçü aleti.
    • Ölçü.
    • Sağlama.
    • Bir tüccarın, ticari durumunu, işinin genel sonucunu gösteren, belirli zamanlarda yaptığı hesap özeti.
    • Durum.
    • Ahirette hesap günü, o gün yapılacak yargılama.

    Moral
    • Bir insanın ruhsal gücü, manevi güç, maneviyat.

    Mualla
    • Yüksek, yüce.
    • Onuru yüksek olan kimse.

    Muallim
    • Öğretmen.
    • Öğreten, hoca.

    Muavenet
    • Yardım.

    Muazzam
    • Çok büyük, çok iri, koskoca, koskocaman.
    • Ulu.
    • Alışılmışın sınırlarını aşan.
    • Güçlü, önemli.

    Muazzez
    • Sayılan, saygı duyulan, sevgili, aziz.
    • Saygı ile karşılanan.
    • Değerli, kıymetli.

    Mübarek
    • Kutlu, kutsal.
    • Hayırlı, uğurlu.
    • Çok saygı duyulan
    • Verimli, bereketli.
    • Beğenilen, sevilen şeyler için söylenen bir söz.

    Mucize
    • Peygamberlerin kendilerine inanmayan insanlara peygamberliklerini ispat etmek amacıyla Allah'ın iznine bağlı olarak gösterdikleri olağanüstü olaylar, hâller.
    • İnsanları hayran bırakan, tabiatüstü sayılan olay.
    • İnsan aklının alamayacağı olay.
    • Olağanüstü, şaşırtıcı.

    Müfit
    • Yararlı, faydalı.
    • Anlatan, ifade eden, anlamlı.

    Muhabbet
    • Sevgi.
    • Dostça konuşma, yârenlik.

    Muhayyile
    • Hayal gücü.

    Muhlis
    • Dostluğunda ve inançlarında içten olan.
    • Katkısız, halis.
    • İçten, samimi, dost canlısı.

    Muhterem
    • Saygıdeğer.
    • Saygın.

    Muhteşem
    • Görkemli, gösterişli, büyük.

    Muin
    • Yardım eden, yardımcı.

    Müjde
    • Muştu.
    • Muştuluk.
    • Sevindirici haber verileceği zaman söylenen bir söz.

    Mukaddes
    • Kutsal, mübarek.

    Mukaddime
    • Ön söz.
    • Başlangıç.
    • Bir olayın başlangıcı.

    Mükâfat
    • Ödül.
    • Değerlendirici, sevindirici davranış.
    • Sevindirici haber.

    Mükemmel
    • Eksiksiz, kusursuz, tam, yetkin, şahane.

    Mülayim
    • Uygun, hoş görülebilir.
    • Yumuşak huylu.
    • Ilıman (hava).

    Mümbit
    • Verimli

    Mümeyyiz
    • İyiyi, kötüyü, doğru ve yanlışı ayıran, seçen.
    • Yazıları beyaz kâğıda temize çeken kimse.

    Mümtaz
    • Ayrı tutulmuş, üstün tutulmuş.
    • Seçkin.

    Münacat
    • Yakarış.
    • Divan edebiyatında Tanrı'yı öven şiir türü veya şiirin bir bölümü.

    Münevver
    • Aydın kimse.
    • Aydınlatılmış, ışıklı, parlatılmış.

    Münezzeh
    • Temiz.
    • Uzak.

    Munis
    • Alışılan, alışılmış, yabancı olmayan.
    • Cana yakın, uysal, sevimli.
    • Uygun.

    Muntazam
    • Düzgün.
    • Düzenli, derli toplu.
    • Düzenli, sürekli ve düzgün bir biçimde.

    Muntazır
    • Bekleyen, gözleyen.

    Mürşit
    • Doğru yolu gösteren kimse, kılavuz.
    • Müritlerine tasavvufu öğreten, sırları ve gerçekleri gösteren tarikat şeyhi.

    Müsamaha
    • Hoşgörü.
    • Görmezlikten gelme, göz yumma.

    Müsamahakâr
    • Hoşgörülü

    Müsavat
    • Eşitlik, denklik.

    Müsâvi
    • Eşit.

    Müşfik
    • Sevecen, şefkatli.
    • Acıyan.

    Müstesna
    • Bir bütünün veya kuralın dışında olan, kural dışı, şaz.
    • Benzerlerinden üstün olan, benzerleri az bulunan.
    • Kural dışı.
    • Dışında, ayrı, hariç tutularak.

    Muştu
    • Sevindiren haber, sava, müjde, erim.

    Muştulamak
    • Sevinçli haber vermek.
    • Sevindirici haber vermek.
    • Müjdelemek, tebşir etmek.
    • Sevinilecek bir iş, olay vb.nin olduğunu birine haber vermek, müjdelemek.

    Mutabakat
    • Uzlaşma.
    • Uygunluk.
    • Uyum.

    Muteber
    • Saygın, itibarı olan, hatırı sayılır, sözü geçer.
    • İnanılır, güvenilir.
    • Değerli.
    • Geçerli.

    Mütebessim
    • Gülümseyen, güleç (kimse).

    Mütedeyyin
    • Dindar.

    Mutedil
    • Ilımlı.
    • Ilıman.

    Müteessir
    • Üzülmüş, üzüntülü.

    Mütefekkir
    • Düşünür.

    Mütekabiliyet
    • Karşılıklı olma durumu.
    • Karşılıklılık.

    Mütekâmil
    • Olgunlaşmış, gelişmiş, gelişkin.

    Mutena
    • Özenilmiş, özenle yapılmış.
    • Seçkin, önemli.
    • Özenle, dikkatle seçilmiş.

    Müteşekkir
    • Teşekkür etme durumunda olan.

    Mütevazı
    • Alçak gönüllü.
    • Gösterişsiz, iddiasız.

    Mutlu
    • Mutluluğa erişmiş olan, ongun, mesut, bahtiyar, berhudar.

    Mutmain
    • İnanmış, gönlü kanmış, emin olan.

    Muvazene
    • Denge, dengeleme.

    Müzakere
    • Bir konuyla ilgili fikir alışverişinde bulunma, oylaşma.
    • Sözlü sınav.
    • Etüt.

    Muzdarip
    • Izdırap ve acı çeken.

    Naçar
    • Çaresi olmayan, çaresiz.
    • Zavallı, düşkün.

    Nadide
    • Az görülür, görülmedik, seyrek görülen.
    • Görülmemiş, az bulunan, değerli.

    Nadir
    • Seyrek, az bulunur.

    Naif
    • Kendi kendini yetiştirmiş, doğal bir plastik sanat yeteneğine sahip sanatçılar tarafından yaratılan resim sanatı.
    • Güzel sanatların özellikle resim alanında kendi kendini yetiştirmiş sanatçısı veya onun yapıtı.
    • Saf, deneyimsiz.
    • Acemice yapılan.

    Namus
    • Bir toplum içinde ahlak kurallarına ve toplumsal değerlere bağlılık, iffet.
    • Dürüstlük, doğruluk.

    Namuslu
    • Ahlak kurallarına uygun olarak davranan, namuskâr.
    • Olması gerektiği gibi.

    Narin
    • İnce yapılı, yepelek, nazenin.
    • Zarif.

    Nasihat
    • Öğüt.

    Nazenin
    • Cilveli, nazlı.
    • Narin, ince yapılı.
    • Şımarık, nazlı yetiştirilmiş.

    Nazik
    • Başkalarına karşı saygılı davranan.
    • İnce yapılı, narin.
    • Özen, dikkat gösterilmezse kırılabilen, bozulabilen, kötüleşebilen.
    • Gerekli önlemler alınmadığında daha kötü olan, kritik.
    • Dikkat isteyen, özen gerektiren.

    Nazlı
    • Kolayca gönlü olmayan, kendini ağır satan, ısrar bekleyen, işveli, edalı.
    • Üstüne titrenilen, değer verilen.
    • Özen isteyen, nazik.
    • Sağlığını, dayanıklılığını çabuk yitiren.

    Nebevi
    • Peygamberle ilgili, peygambere ilişkin.

    Nebi
    • Haberci, peygamber.
    • Kendisine kitap indirilmemiş peygamber.

    Nedamet
    • Pişmanlık.

    Nefis muhasebesi
    • İnsanın isteklerini, hırslarını ve yaptıklarını gözden geçirmesi, doğru veya yanlışlarını vicdanının süzgecinden geçirip bir değerlendirme yapması.

    Neşeli
    • Sevinçli, keyifli, şen, pürneşe.

    Neşvünema
    • Gelişme, yetişme.

    Nevbahar
    • İlkbahar.
    • Türk müziğinde birleşik bir makam.

    Nevruz
    • Eski takvimlere göre yılın ve baharın ilk günü sayılan martın yirmi birine rastlayan gün.
    • Çiçekleri aslanağzına benzeyen, türlü renkte bir kır bitkisi.
    • Nevruz otu.
    • Yeni gün.
    • Eski bir İran takvimine göre, yılbaşı sayılan mart ayının 22. günü.

    Nezahet
    • Temizlik, ahlak temizliği.

    Nezâket
    • Başkalarına karşı saygılı ve incelikle davranma, incelik, naziklik, zarafet.
    • İncelik, kibarlık.

    Nezih
    • Temiz.
    • Temiz ahlaklı.
    • Nazik, ince.
    • Temiz, lekesiz, masum.
    • Rahat ve huzur veren.
    • Güzel, kibar.

    Nimet
    • İyilik, lütuf, ihsan.
    • Yaşamak için gerekli her şey.
    • Yiyecek içecek, özellikle ekmek.
    • Yararlanılan imkân.
    • İyilik, bağış, lütuf.
    • Mutluluk, saadet.
    • Yiyecek, içecek, azık.

    Nisan yağmuru
    • Nisan ayında yağan ve bereketine inanılan yağmur.

    Nur
    • Aydınlık, ışık, parıltı, ziya.
    • İlahi güç tarafından gönderildiğine inanılan parlaklık.
    • Kur´an-ı Kerim.

    Nur yüzlü
    • Saygı uyandıran, pak yüzlü (ihtiyar).

    Okuma saati
    • Zamanın okumaya ayrılan belli bir bölümü, okuma vakti.

    Okuma vakti
    • Okuma saati.

    Olgun
    • Yenecek duruma gelmiş (meyve).
    • Bilgi, görgü ve hoşgörüsü gereği kadar gelişmiş, ağırbaşlı (kimse), kâmil.
    • Büyüme ve gelişmesini tamamlayarak ergin evreye ulaşmış. Matür.

    Olgunlaşmak
    • Meyve olgun duruma gelmek.
    • İnsanın bilgi, görgü ve hoşgörüsü gereği kadar gelişmiş olmak.
    • Kemâle ermek.

    Omuzlamak
    • Omzuna almak.
    • Omzuyla dayayıp itmek.
    • Destek vermek.
    • Bir iş veya görevi yüklenmek, sorumluluk almak.

    Onay
    • Uygun bulma, tasdik, icazet, izin.
    • Kabul etme, destek verme.

    Onur
    • İnsanın kendine karşı duyduğu saygı, şeref, öz saygı, haysiyet, izzetinefis.
    • Başkalarının gösterdiği saygının dayandığı kişisel değer, şeref, itibar.

    Onurlu
    • Onuru olan veya onurunu üstün tutan, şerefli, gururlu.
    • Şerefli kimse.

    Optimum
    • En uygun, en elverişli.
    • Uygun değer.
    • Bir organizmanın tam gelişmesi için en uygun bir seri çevre faktörü.
    • En iyi cevabın elde edildiği nokta.
    • En elverişli durum (sıcaklık, nem, ışık vb.).
    • (Lat. optimus = en iyi) Bir organizmanın gelişmesi ya da çoğalması için en uygun olan şartlar (ışık, ısı, yaşlılık, besin vb.)

    Orta yol
    • Uçlarda bulunmayan, aşırılıktan uzak, genel kabul gören yol, yöntem, düşünüş, tutum veya davranış.

    Ortak dil
    • Ana dilleri veya lehçeleri farklı topluluklar arasında anlaşmayı sağlayan dil.
    • Bir dilin lehçe ya da ağızlarından birinin yaygınlaşarak ülkenin ortak dili durumuna gelmiş biçimi.
    • Bir ülkede konuşulan lehçe ve ağızlar içinde yaygınlaşarak hâkim duruma geçen, ortak yazı ve edebiyat dili olarak kullanılan dil. Türkiye Türkçesinin ortak dili İstanbul ağzı üzerine kurulmuştur.

    Ortak payda
    • Asgari müşterek.
    • Osmanlıca: mahrec-i müşterek.

    Oy birliği
    • Bir görüş, kanaat ya da yargının herkesçe paylaşılması, ortaklaşa benimsenmesi durumu.

    Oydaş
    • Aynı düşüncede, aynı inançta olan, aynı düşünceyi savunanlardan her biri, düşündeş, fikirdeş.

    Ozan
    • Şair
    • Sazla ya da sazsız ezgiler ve şiirler söyleyen kişi.
    • Eski Oğuzlarda Oğuz destanlarını okuyan saz şairi.
    • Deyişler yazarak, koşuklar dizerek duygu, imge, beğenilerimizi güzel, tatlı anlatışlarla dile getiren sanatçı.
    • Halk şairi, saz şairi, toplantılarda saz ile şiir söyleyen kimse.
    • Şiir yazan, şair.
    • Halk şairi.

    Panayır
    • Belli zamanlarda ve genellikle küçük yerleşim birimlerinde kurulan, sergi niteliğini de taşıyan büyük Pazar.

    Paydaş
    • Hissedar.
    • Hissedâr, müşterek mâlik (bk. birlikte iye).
    • Bir ortaklık veya mal üzerinde payı olan kişi.
    • Hisse senedini satın alarak elinde bulunduran kişi.

    Payidar
    • Kalıcı, sonsuza kadar yaşayacak olan.
    • Saygın, rütbeli.
    • Kalıcı.

    Paylaşmak
    • Aralarında bölüşmek, pay etmek, üleşmek.
    • Benimsemek, onaylamak.

    Peri masalı
    • Kahramanlarını perilerin oluşturduğu bir tür masal.
    • Önceleri yoksul ve umutsuz bir durumda iken, doğaüstü güçlerin yardımıyla mutluluğa ve iyi günlere erişen genellikle bir genç kız ya da delikanlının çevresinde oluşan olayları kapsayan güldürüsü az masal türü.

    Peygamber
    • İnsanlara Tanrı'nın buyruklarını bildiren, onları Tanrı yoluna, dine çağıran kimse, nebi, resul, yalvaç, yalavaç, elçi.

    Pirifâni
    • Çok ihtiyar. İhtiyar kimse.

    Pirüpak
    • Tertemiz, lekesiz.

    Pınar
    • Yerden kaynayarak çıkan su, kaynak.
    • Bu suyun çıktığı yer, kaynak, memba.
    • Çeşme.

    Pınar başı
    • Pınar suyunun çıktığı, aktığı yer, çeşme başı.

    Plüralizm
    • Çoğulculuk.

    Portakal bahçesi
    • Portakal yetiştirilen yer.

    Prensip
    • İlke.

    Pürdikkat
    • Çok dikkatli.
    • Dikkatli bir biçimde.

    Pürneşe
    • Neşeli.

    Pürsıhhat
    • Sıhhatli, sağlıklı.

    Rahîm
    • Allah’ın isimlerinden.
    • Esirgeyen, acıyan, koruyan, merhametli.

    Rahman
    • Ayrım gözetmeksizin tüm canlılara merhamet eden, koruyan.
    • Allah’ın isimlerinden.

    Rahmani
    • Rahman’a özgü, Rahman’dan (Allah’tan) gelen veya Allah’ın emir veya yasaklarına uygun, kutsal.

    Rahmet
    • Birinin suçunu bağışlama, yarlıgama, merhamet etme.
    • Yağmur.
    • Acıma, esirgeme, koruma.

    Rayiha
    • Koku, güzel koku.
    • Aroma.

    Razı
    • Uygun bulan, benimseyen, isteyen, kabul eden.
    • Boyun eğen, rıza gösteren.

    Refah
    • Bolluk, rahatlık.
    • Gönenç.

    Refakat
    • Arkadaşlık etme, birlikte bulunma.
    • Eşlik etme.

    Reha
    • Kurtuluş, kurtulma.
    • Bolluk, genişlik, varlık.

    Rehber
    • Kılavuz.
    • Birinin doğruyu bulmasına yardımcı olan, yol gösteren kimse veya şey, delil.
    • Yol gösterici.

    Rengârenk
    • Çeşitli renkleri olan, renk renk.

    Riayet
    • Sayma, saygı, ağırlama, itibar etme.
    • Uyma, boyun eğme.

    Riayetkâr
    • Uyan, saygı gösteren, riayet eden.

    Rikkat
    • İncelik, naziklik.
    • Sevecenlik, acıma duygusu.

    Rikkatli
    • Nazik, kibar, ince.

    Rint
    • Gönül eri.
    • Sarhoş, ayyaş kimse.

    Rıza
    • Razı olma, isteme, istek.
    • Hoşnutluk, memnuniyet.

    Rızık
    • Yiyecek, içecek şey, azık.
    • Tanrı'nın bütün yarattıklarına verdiği nimet.

    Ruh
    • Dinlerin ve dini felsefelerin insanda vücuttan ayrı bir varlık olarak kabul ettiği öz, tin, can kuşu.
    • En önemli nokta, öz.
    • Esans.
    • Duygu.
    • Bedeni etkin kılan canlılık ilkesi, bedenin hayat gücü.
    • (Yun. Psykhe = soluk alma, soluma, üfleme) 1. Bedeni etkin kılan canlılık ilkesi, bedenin yaşama gücü, yaşama soluğu. 2. Doğal-canlı yaşam ilkesi; Aristoteles'te bedeni canlandıran ilke, bedenin -> entelekhia'sı. 3. Töz olarak: a. Ölümsüz ruh. (Beden yalnızca onun tutsak yeri sayılır.) b. Usun, düşüncenin, tinin yeri. c. Yalın, özdeksel olmayan tinsel töz. 4. Öznel ilke olarak: a. Usa karşı gönül ve isteme ilkesi, b. Bireysel kişilik çekirdeği. 5. Bilinç olaylarının toplamı; ben'in birliği. 6. Dolaysız, bilinçaltından gelen yaşam itkilerinin, yaşama durumlarının taşıyıcısı. (Özellikle modern yaşama felsefesinde tin ve bilince karşı duran bir şey olarak ortaya çıkar (Klages). 7. (Bilimsel anlamda) organizmaya sıkı sıkıya bağlı yaşantıların -özellikle duygu ve itkilerin- toplamı (tinin karşıtı olarak).
     

    Ruhani
    • Ruhla ilgili.
    • Din ve mezhep işlerini ele alan, bunlarla ilgili bulunan.
    • Dinle ilgili, dinî bir havası olan, manevi, cismani karşıtı.
    • Gözle görülmeyen.
    • Din adamı.

    Saadet
    • Mutluluk, bahtiyarlık.

    Sabah
    • Sabah ezanı.
    • Sabah namazı.
    • Sabahleyin.
    • Güneşin doğduğu andan öğleye kadar geçen zaman.
    • Gün ağarmasından sonraki ilk vakitler.
    • Gündüzün ilk saatleri, günün başlangıcı.

    Sabah vakti
    • Sabahleyin.

    Sabah yeli
    • Sabahleyin gün doğusundan esen hafif ve yumuşak yel, esin, saba, saba rüzgârı.

    Sabah yıldızı
    • Gün doğmadan önce doğu yönünde görülen parlak yıldız. Venüs'ün başka adı. Diğer isimleri Akşam Yıldızı, Zühre, Çolpan, Tan Yıldızı’dır. Bir diğer adı da Çoban Yıldızı'dır.

    Sabır
    • Acı, yoksulluk, haksızlık vb. üzücü durumlar karşısında ses çıkarmadan onların geçmesini bekleme erdemi.
    • Olacak veya gelecek bir şeyi telaş göstermeden bekleme.
    • Katlanma, dayanma,ses çıkarmadan bekleme, tahammül etme.

    Sabır taşı
    • Çok sabırlı kimse.

    Sabırlı
    • Sabır gösteren, katlanan, sabreden.

    Sabretmek
    • Sabır göstermek, sabırlı davranmak.

    Sadaka
    • Yardım amacıyla karşılıksız verilen şey.

    Sadakat
    • İçten bağlılık.
    • Sağlam, güçlü dostluk.
    • Doğruluk, vefalılık.

    Sade
    • Süsü, gösterişi olmayan, yalın, gösterişsiz.
    • Şeker katılmamış (kahve).
    • Yalnızca, yalnız, ancak, sadece.
    • Yalın, süssüz, anlaşılır olan (üslup, anlatım).

    Sadık
    • Doğru, gerçek.
    • Dostluğu ve bağlılığı içten olan, sadakatli.
    • İçten bağlı, doğru, gerçek dost.

    Sadıkane
    • Sadıkça.

    Saf
    • Katıksız, arı, katışıksız, halis, has, temiz.
    • Kurnazlığa aklı ermeyen, kolaylıkla aldatılabilen, bön, safdil.
    • İyi niyetli, art niyetsiz.
    • Dizi, sıra.

    Safderun
    • Kolayca aldatılan, saf.

    Safiyane
    • Safça.

    Sağ salim
    • Hiçbir zarar görmeden, sağ selamet.

    Sağ selamet
    • Sağ salim.

    Sağduyu
    • Doğru, akla uygun yargılar verme yeteneği, aklıselim, hissiselim.
    • Doğru ile yanlışı birbirinden ayırma ve doğru yargılama gücü.

    Sağgörü
    • Basiret.
    • Bir durumu önlemler almaya elverecek biçimde önceden görme yeteneği.

    Sağlam
    • Dayanıklı, kolay bozulmaz, yıkılmaz, stabil.
    • Zarar görmemiş, bozulmamış.
    • Engeli veya hastalığı bulunmayan, sağlıklı, sıhhatli.
    • Güvenilir.
    • Gerçek, inanılır bir temeli olan.
    • Her hâlde, muhakkak.
    • Eksiksiz, bütün olarak.
    • Para yönünden saygınlığı olan, borcunu ödeyebilen.

    Sağlık
    • Vücudun hasta olmaması durumu, vücut esenliği, esenlik, sıhhat, afiyet.
    • Sağ, canlı, diri olma durumu.
    • Güvenilir, inanılır olma durumu.

    Sağlık yurdu
    • Şehirlerde veya büyük merkezlerde hastalara bakmak için açılan kuruluş, darüşşifa.

    Sağlıklı
    • Sağlık durumu iyi olan, sağlam, esen, sıhhatli.
    • Sağlık kurallarına uygun olan, hijyen, hijyenik.
    • Sağlığı koruyan.
    • Sağlam, doğru, güvenilir, gerçek.

    Sahaf
    • Genellikle kullanılmış ve eski kitap alıp satan kitapçı.

    Sahi
    • Gerçekten, gerçek olarak.

    Sahici
    • Sahte olmayan, gerçek.

    Sahih
    • Gerçek, doğru, sağın, hakiki.

    Sakin
    • Hareket etmeyen, kımıldamayan.
    • Durgun, dingin, kendi hâlinde.
    • Sessiz.
    • Kimseyi rahatsız etmeyen, kızgınlık göstermeyen.
    • Huysuzluğu, rahatsızlığı azalmış veya geçmiş.
    • Bir yerde oturan.

    Sakınmak
    • Herhangi bir korku veya düşünce ile bir şeyi yapmaktan uzak durmak, içtinap etmek.
    • Olabileceği düşünülen kötülüklere karşı önlemler almak.
    • Korumak, esirgemek, gözetmek.
    • Uzaklaşmak.
    • Saklamak, riayet etmek, muhafaza etmek.

    Saklambaç
    • Oyunculardan birinin ebe olması ve saklanan arkadaşlarını bulması temeline dayanan bir çocuk oyunu.

    Salah
    • Düzelme, iyileşme, iyilik.
    • Barış.
    • Dine olan bağlılık.

    Salih
    • Elverişli, iyi, uygun, yakışır.
    • Yetkisi, hakkı olan.
    • Dinin buyruklarına uygun harekette bulunan.

    Salim
    • Esen, sağlam.
    • Sakin, huzurlu.
    • Güven içinde, korkusuz, emin.

    Sam yeli
    • Osmanlıca: bâd-ı samûm, çöllerden esen rüzgar.

    Samanyolu
    • Açık gecelerde gökyüzünde boydan boya görülen uzun, bol yıldızlı, ışıklı şerit, Gökyolu, Hacılaryolu, Hacıyolu, Kehkeşan, Samanuğrusu.
    • Gökkubbeyi bir büyük daire boyunca saran, milyonlarca yıldız ve gaz bulutundan oluşmuş donuk ışıklı kuşak. Evrende bu kuşak sarmal yapılı mercimek biçiminde bir uzay adaşıdır. Güneş bu ada içinde sarmalın kollarından biri üzerinde bulunur.
    • Güneş dizgesinin de içinde bulunduğu gökada (galaksi).

    Samimi
    • İçten (duygu vb.)
    • Candan, açık yüreklikle davranan, gönülden.
    • İçli dışlı, senli benli olarak.

    Samimiyet
    • İçtenlik.
    • Senli benli olma durumu, samimilik.

    Sanat
    • İnsanda estetik duyguyu heyecana getirecek eserler meydana getirme işi.
    • Bir duygunun, bir tasarının, bir düşüncenin ya da güzelliğin anlatımında kullanılan yöntemlerin tümü ve bunların sonunda erişilen üstün yaratıcılık.
    • Gerçeği güzel tasarımlarla yansıtan özel bir toplumsal bilinç ve insan eylemi biçimi.
    • Bir şey yapmada gösterilen ustalık.
    • Bir duygu, tasarı, güzellik vb.nin anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılık.
    • Belli bir uygarlığın veya topluluğun anlayış ve zevk ölçülerine uygun olarak yaratılmış anlatım.
    • Bir meslekte uyulması gereken kuralların tümü.
    • Zanaat.
    • Ustalık, hüner, beceri.
    • Yetenek.

    Sanatkâr
    • Sanatçı.
    • El ile yaptığı işi kendisine meslek edinen işçi veya usta.
    • Bir işi ustalıkla yapan, usta, mahir.

    Sarahat
    • Açıklık, belginlik.

    Sarih
    • Açık, kolay anlaşılır, belli, belirgin, belgin.

    Sarraf
    • Kuyumcu.
    • Mesleği, değerli kâğıt ve metal paraları birbiriyle değiştirmek, tahvil alışverişi yapmak olan kimse.

    Saydam
    • Şeffaf.
    • İçinden ışığın geçmesine ve arkasındaki şeylerin görülmesine engel olmayan (cisim), şeffaf, transparan.
    • Üzerindeki resim ve şekilleri beyaz bir zemin üzerine yansıtmak amacıyla tepegöze konan şeffaf, ışığı geçiren kâğıt veya madde, slayt.
    • Sayısal ortamda hazırlanmış, yansıtım aygıtında kullanılmaya özgü pozitif görüntü, slayt, diyapozitif.
    • Asetat.
    • Açık seçik, belirgin.

    Saydamlık
    • Saydam olma durumu, şeffaflık.
    • Arka düzeyin görülmesini sağlayan etmen.
    • Herhangi bir idari, sosyal, iktisadi vb. olay, gelişme veya düzenleme hakkında, herkesin tam bilgi sahibi olması.

    Saygı
    • Değeri, üstünlüğü, yaşlılığı, yararlılığı, kutsallığı dolayısıyla bir kimseye, bir şeye karşı dikkatli, özenli, ölçülü davranmaya sebep olan sevgi duygusu, hürmet, ihtiram.
    • Başkalarını rahatsız etmekten çekinme duygusu.

    Saygıdeğer
    • Kendisine saygı gösterilmeye değer, muhterem.

    Saygılı
    • Saygısı olan, saygı gösteren, hürmetli, hürmetkâr.
    • Saygı duyan, saygı gösteren.

    Saygın
    • Saygı gören, sayılan, hatırlı, itibarlı, muteber.

    Sebat
    • Sözünden veya kararlarından dönmeme, bir işi sonuna değin sürdürme.
    • Yerinde durma, kımıldamama.

    Sebatkâr
    • Sebatlı.

    Sebil
    • Su dağıtılan yer.
    • Hayır için parasız dağıtılan su.
    • Kutsal günlerde karşılık beklemeden hayır için dağıtılan içme suyu.
    • Genellikle camilere bitişik özel bir biçimde yapılmış, karşılık beklemeden hayır için içme suyu dağıtılan taş yapı, sebilhane.
    • Meyan kökü şerbetini bir hayır için dağıtma.

    Seciye
    • Yaradılış, huy, karakter.

    Seciyeli
    • Sağlam karakterli, kendisine güvenilir (kimse).

    Seçkin
    • Benzerleri arasında niteliklerinin yüksekliğiyle göze çarpan, üstün, mümtaz, güzide, mutena.
    • Bir toplumda saygın ve etkin mevkilerde bulunan ve toplumun eğitim, ekonomi, siyaset, askeriye, din, sanat vb. alanlarıyla ilgili etkinliklerin denetimini elinde tutan (kişi veya grup), elit.

    Seher
    • Sabahın güneş doğmadan önceki zamanı, seher vakti.
    • Tan ağartısı.

    Seher vakti
    • Seher.

    Seher yeli
    • Seher vakti esen yel.

    Selam
    • Bir kimseyle karşılaşıldığında, birinin yanına gidildiğinde veya yanından uzaklaşıldığında kendisine söz ve işaretle bir nezaket gösterisi yapma, esenleme, merhaba.
    • Barış, rahatlık.
    • Sonu iyi ve hayırlı çıkma.
    • Vuruşma ya da yarışmadan önce, iki kılıçoyuncusunun birbirini, sonra yargıcı ve seyircileri savutlarıyle özel biçimde esenlemeleri.

    Selam sabah
    • Selamlaşıp hatır sorma.

    Semah
    • Alevi ve Bektaşi topluluklarında yaygın olan ve müzik eşliğinde uygulanan tören nitelikli oyun.

    Semavi
    • Gökle ilgili, göğe ilişkin.
    • Tanrı'dan gelen, ilahî.

    Semih
    • Cömert, eli açık.

    Sempati
    • Sıcakkanlılık.

    Serazat
    • Serbest, özgür.
    • Dertsiz, tasasız.

    Sevap
    • Hayırlı bir davranış karşısında Tanrı tarafından verileceğine inanılan ödül.
    • Tanrı tarafından ödüllendirileceğine inanılan davranış.
    • Doğru.

    Sevda
    • Güçlü sevgi, aşk.
    • İstek, heves, arzu.
    • Aşırı ve güçlü tutku.
    • Sevgili, sevda çekilen kimse.
    • Aşırı sevgiden doğan bir tür hastalık.

    Sevecen
    • Acıyarak ve koruyarak seven, şefkatli, müşfik.

    Sevgi
    • İnsanı bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygu.
    • (Genel olarak) Hoşa giden bir şeye eğilim; tutkuya dek varabilen bir ruh durumu. Türlü biçimleri: a. Karşı cinse karşı duyulan sevgi. b. Çocuğa karşı duyulan sevgi. c. Bir nedene dayandırılamayan duygudaşlık (sympathie), d. Uzun süre içinde oluşup gelişen kişisel gönül dostluğu, e. Doğaya vb. lerine duyulan sevgi.
    • (Felsefede) Eski Yunan felsefesinde sevgi evrende birleştirici ilkedir (Empedokies), Platon'da güzele duyulan sevgi (Eros) ideaların bilgisine götüren yoldur. Hıristiyanlıkta: yardım elini uzatma anlamındaki sevgi (Caritas) ve hastalara, acı çekenlere, yoksullara duyulan sevgi (agape), yakın sevgisi, giderek hiç bir ayırma yapmaksızın tüm insanlara gösterilen sevgi (insanlık sevgisi) ve Tanrı sevgisi; çağımızda Max Scheler'in felsefesinde sevgi temel kavramlardan biridir; Scheler'in baş sorunu olan kişiliğin asıl özü sevgi olduğu gibi, insanları birbirine bağlayan da sevgidir; kendi içine çekilmiş ayrık yaşayan kişi değil, dünyaya ve insanlara sevgi ile yönelen kişi, yine böyle kendisi gibi sevebilen kişilerle kendini bir-duyan kişi değer taşır.

    Sevgi seli
    • Sevginin yoğun olarak sergilenmesi.

    Sevimli
    • Hoşa gitme özelliği olan, hoşa giden, cana yakın, şirin, sempatik.

    Sevinç
    • Hoşnutluk duygusu.
    • İstenen veya hoşa giden bir şeyin olmasıyla duyulan coşku.
    • Hoşnut edici yaşantıların ortaya çıkardığı ve türlü dış belirtileri olan doyurucu bir coşku.

    Seviyeli
    • Düzeyli.
    • Değeri yüksek olan.
    • Verimli bir biçimde.

    Seyyah
    • Gezgin, turist.

    Sezgi
    • Sezme yeteneği, feraset.
    • Gerçeğin deneye veya akla vurmadan doğrudan doğruya kavranması.
    • Bir bilgi sağlama sürecinde örtük anlatımları ve açıkça dile getirilmeyen konuları kavrama ya da görünüşlerin derinliğine inme yolu, yetisi.

    Siftah
    • İlk alışveriş.
    • İlk kez.

    Silüet
    • Karaltı.
    • Gölge.

    Sitayiş
    • Övme.

    Sitem
    • Bir kimseye, yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme.

    Sivil
    • Medeni.
    • Topluma ait.
    • Askerî olmayan.
    • Asker sınıfından olmayan (kimse).
    • Özel bir biçimde olmayan, üniforma olmayan (giysi).
    • Üniforma veya özel giysi giymemiş olan (kimse).

    Sivil toplum
    • Devletin denetimi altında olmayan, kararlarını bağımsız olarak vererek toplumsal etkinliklerde bulunan bireyler topluluğu.

    Sıcakkanlı
    • Sevimli, cana yakın, sempatik.
    • Vücut sıcaklığı ortam sıcaklığına göre değişmeyen ve az çok sabit kalan hayvanlar, homotermal.

    Sıhhat
    • Sağlık, esenlik.
    • Doğruluk.

    Sıhhatli
    • Sağlıklı.

    Sıla
    • Bir süre ayrı kaldığı bir yere veya yakınlarına kavuşma.
    • Gurbetteki bir kimse için doğup büyüdüğü ve özlediği yer.

    Sıla özlemi
    • Yurt özlemi.

    Sılayırahim
    • Anne, baba ve akrabayı ziyaret etme.

    Sır
    • Bazı nesnelere parlaklık verme, dış etkilerden koruma, sızmalarını önleme vb. amaçlarla sürülen, saydam veya donuk vernik.
    • Aynaların arkasına ve kaplama metal eşyanın yüzüne sürülen ince tabaka.
    • Varlığı veya bazı yönleri açığa vurulmak istenmeyen, gizli kalan, gizli tutulan şey.
    • Aklın erişemediği, açıklanamayan veya çözülemeyen şey, giz, gizem.
    • Bir işin, bir şeyin dikkat, yetenek, deneyim ve sezgi yardımıyla kavranabilen en zor, en ince yanı.
    • Bir amaca ulaşmak için kullanılan, başvurulan özel ve gizli yöntem.

    Sırat
    • Sırat köprüsü.
    • Yol.
    • Cehennemin üzerinde kurulmuş olduğuna inanılan dar ve geçilmesi güç köprü.

    Sırdaş
    • Birinin sırrını bilecek kadar ona yakın olan kimse, mahrem.
    • Tiyatro oyununda baş kişilerin sırlarını söyledikleri, bu yoldan içlerini döktükleri ast kişi.

    Sohbet
    • Dostça, arkadaşça konuşarak hoş bir vakit geçirme, söyleşi, yârenlik, hasbihâl.
    • Söyleşi.

    Sonbahar
    • Kuzey yarım kürede eylül, ekim ve kasım aylarını içine alan süre, güz, hazan.
    • Yaşlılık dönemi.
    • Güz ekinoksu.
    • Kıştan önceki mevsim, güz.

    Sorumluluk
    • Kişinin kendi davranışlarını veya kendi yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesi, sorum, mesuliyet.
    • Uyulması gereken bir yargıya, bir kural ya da yetkili üstün verdiği buyruğa uyulmaması üzerine suçlu düşme durumu.

    Sosyal hayat
    • İnsanın toplum içindeki yaşama biçimi, toplumsal yaşam.

    Söyleşi
    • Arkadaşça, dostça karşılıklı konuşma, hasbihâl, sohbet.
    • Belli bir konuda alanla ilgili kişilerin katıldığı bilgilendirme toplantısı.
    • Bir bilim veya sanat konusunu, konuşmayı andıran biçimde inceleyerek anlatan edebiyat türü, sohbet.
    • Bir sunucunun yönetiminde ya da sunucusuz olarak, belirli bir konu üzerinde, birbirine karşıt olmayan, tartışmasız olarak bir söyleşi havası içinde geçen karşılıklı konuşma.
    • Kişiler arasında geçen ve bir kurala bağlı olmayan konuşma.
    • Musahabe, sohbet.

    Söz hazinesi
    • Söz varlığı.

    Söz sahibi
    • Bir konuda bilgisi veya yetkisi olan (kimse).

    Sözünün eri
    • Verdiği sözü ne olursa olsun yerine getiren kimse.
    • Sözüne sadık kimse.

    Su
    • Hidrojenle oksijenden oluşan, sıvı durumunda bulunan, renksiz, kokusuz, tatsız madde, ab.
    • Bu sıvıdan oluşan kitle, deniz, akarsu.
    • Meyve, sebze vb.nin sıkılmasıyla elde edilen sıvı.
    • Bazı kokulu yaprak veya çiçeklerin imbikten çekilmesiyle elde edilen kokulu sıvı.
    • Yemeğin sıvı bölümü.
    • Kez.
    • Demir araçları ateşte kızdırdıktan sonra, suya daldırılarak sağlanılan sertlik.
    • Halı, perde, örtü vb. eşyaların dört kıyısına konulan çizgiler ya da çiçek biçiminde süsler: Şu halının suyunu ne güzel dokumuşlar.
    • Kumaşlarda kenar çizgisi.
    • Tahta ve odun gibi şeylerde liflerin yolu, doğrultusu.
    • Çocuk oyunlarında çizilen çizgi.
    • Uçantop alanının kıyı çizgisi.
    • Huy, yaradılış.
    • Zaman, vakit.
    • Tazelik, canlılık, gençlik için.
    • Hal, durum.
    • Utanma duygusu, ar.
    • H2O; yer yüzeyinin en büyük bölümünü oluşturan, kimyaca çok kalımlı, renksiz, kokusuz, tatsız sıvı.
    • Formülü HOH, 17 °C’deki dielektrik sabiti 81, atmosfer basıncında 4 °C’deki bağıl yoğunlu 1,00, d.n. 0 °C, 20 °C’deki viskozitesi 0,01002 poise, özgül ısısı 1 cal/g, 100 °C’deki buhar basıncı 760 mmHg, 20 °C’deki yüzey gerilimi 73 din/cm, erime ısısı 80 cal/g, buharlaşma ısısı 540 cal/g, kırma indisi 1,333 olan, damıtma, iyon değiştirme, klorlama ve süzme ile arıtılabilen, süspansiyon yapıcı, çözücü, endüstriyel soğutucu, nükleer reaktörlerde yavaşlatıcı ve fizyolojik bakımdan besleyici olarak, ayrıca güç kaynağı, su buharı üretimi, kağıt kaplama, süzme, yıkama, ovalamada çok kullanılan, renksiz, kokusuz, tatsız ve dünyada en bol bulunan bir sıvı madde.
    • Tarz, yol, hal, durum.

    Suhulet
    • Kolaylık.
    • Yumuşaklık, naziklik.
    • Uygun ortam.

    Sükûn
    • Sükûnet.
    • Erinç, huzur, rahat.
    • Durgunluk, dinginlik.

    Sulh
    • Barış.
    • Uzlamşma.

    Sulhperver
    • Barışsever.

    Taaşşuk
    • Karşılıklı âşık olma.

    Tabii hukuk
    • Doğal hukuk.
    • İnsanın doğuştan sahip olduğuna inanılan haklarını ele alan hukuk.

    Tahammül
    • Nesnenin, güçlü, zorlayıcı dış etkenlere karşı koyabilmesi, dayanması.
    • İnsanın kötü, güç durumlara karşı koyabilme gücü, kaldırma, katlanma.

    Tahassür
    • Özlem.
    • Kavuşmak istenen şey veya kimse için üzülme, yanıp yakılma.

    Tahayyül
    • Hayalde canlandırma.

    Tâkat
    • Bir şeyi yapabilme, başarabilme gücü, güç, hâl, derman, kuvvet.

    Takdir
    • Beğenme, beğenip belirtme, değer verme.
    • Bir şeyin değerini, önemini, gerekliliğini anlama.
    • Takdirname.
    • Değer biçme.
    • Kitle iletişim araçlarında izlenme oranı.
    • Yazgı.

    Takva
    • Allah'tan korkma.
    • Dinin yasak ettiği şeylerden sakınıp buyurduklarını yerine getirme, züht.

    Talebe
    • Talep eden.
    • Öğrenci.

    Talim
    • Öğretim.
    • Alıştırma.
    • Uygulamalı olarak yapılan askerlik eğitimi.

    Taltif
    • İyilik ederek gönül alma.
    • Birini nişan, madalya, aylık artırma vb. şeylerle ödüllendirme.

    Tan yeri
    • Şafağın söktüğü yer.
    • Güneş doğmak üzereyken ufukta hafifçe aydınlanan yer.

    Tanıdık
    • Tanışılıp konuşulan (kimse), bildik, tanış.
    • Daha önceden bilinen, görülen, aşina.

    Tarih
    • Bir olayın gününü, ayını ve yılını bildiren söz veya gün.
    • Toplumları, milletleri, kuruluşları etkileyen hareketlerden doğan, olayları zaman ve yer göstererek anlatan, bu olaylar arasındaki ilişkileri, daha önceki ve sonraki olaylarla bağlantılarını, karşılıklı etkilenmeleri, her milletin kurduğu medeniyetleri, kendi iç sorunlarını inceleyen bilim.
    • Bir konuyu geçmişi ve gelişimi içinde inceleyen anlatı
    • Tarih kitabı
    • Tarih dersi
    • Ulusların geçmişte oluşturdukları kültür ürünlerini, yaptıkları savaşları, kurdukları siyasal ve ekonomik ilişkileri yöntemli bir biçimde inceleyen, geçmişe değgin olayları yer ve zaman göstererek gerçeğe uygun biçimde açıklayan bilim dalı. 2. Öğrencilere tarih bilincini kazandırmak, gerek kendi uluslarının gerek öteki ulusların tarih boyunca gösterdikleri ilerlemeler üzerinde bilgi edinmelerini sağlamak amacıyla ilk ve orta dereceli okullarda okutulan ders.
    • (Yun. historia < historein = bilmeye çalışmak, bilmek, anlatmak): Olup biten şeyler olarak tarih: 1. (En geniş anlamında) Zaman içindeki değişmelerin tümü. (Bu anlamda yeryüzü tarihinden de sözedilir.) 2. İnsanın dünyasında olup bitenler, insanlığa ilişkin olay süreçleri. 3. Sonluluğu ve zamanlılığı; planlayarak, yaratarak, eyleyerek ve inanarak geleceğe yönelmişliği, aynı zamanda geçmişe olan bağıntısı içindeki insan varoluşunun kendine özgü bir boyutu. 4. (Dar anlamda): Geçmiş olan. a. Yitirilmiş olan, artık bulunmayan, b. Yinelenmeyen, bir kezlik olan. c. Olmakta olan, zamanın gidişi içinde ortaya çıkan durumlar, d. Geçmişte olmuş olan, ama aynı zamanda şimdi de bulunan. II. Bilgi ve bilim olarak tarih: Geçmişin incelenmesi. 1. Aktarılan gelenekler yoluyla yapılan araştırma. 2-Olayların anlatılması ya da belgelenmesi ile yapılan araştırma. 3. Tarih bilimi olarak: a. Eleştirerek (eleştirel yöntemle) araştıran; b. Betimleyen ve yorumlayan incelemeler.
    • Bir olayın, bir gözlemin zamanını, gün, ay, yıl olarak belirten ifade.
    • Nesrin hikâyeleme türlerinden biri olup her türlü kaynaklardan faydalanarak, zaman içinde geçen olayları sebep ve sonuç bakımından birbirine bağlar.
    • Divan ozanlarının önem verdikleri geleneklerden biri de tarih düşürmektir. Doğum, ölüm, büyük yapı, önemli olaylar tarih düşürmek için bir fırsattı. Şöyle düşürülürdü: Arap abecesi Ebced denilen özel bir sıralanışa göre dizilmiş, her birine birden ona, on1dan yüze, yüzden bine kadar bir sayı değeri verilmiştir. Sözcük ya da dize, harflerle öyle örülür ki, sayı toplamaları istenen tarihi gösterir. Örnekler: Timur, 803 hicret yılında Sivas'ı zaptediyor, yıkıp yakıyor. Bu olaya "harap (...)" tarihi düşürülmüştür. Türleri: a- tarih-i sade / Senin sinnin Süruri geldi kırka=1205 b- tarih-i mucem: Yalnız noktalı harfler hesap olunarak çıkan tarih. Buna"tarih-i mücevher" de denirdi. c- Yalnız noktasız harfleri hesap olunana da tarih-i mühmel ya da "sade" denirdi. 2. XIX. yüzyıla değin tarih bir yazın türü idi. Anlatımda güzelliği amaç edinilir, araya koşuklar, fıkralar sıkıştırılarak konu tatlandırıldı. Daha önceleri tarihsel konuları: 1. Şehnameciler. 2. Vakanüvisler 3. Özel tarihçiler işlerlerdi.

    Tasavvuf
    • Tanrı'nın niteliğini ve evrenin oluşumunu varlık birliği anlayışıyla açıklayan dinî ve felsefi akım.
    • Kur'an'da önerilen ve peygamberin hayatında uygulamaları görülen hayat tarzını yaşama gayreti, İslam gizemciliği.

    Tasavvur
    • Göz önüne getirme, hayal etme, zihinde canlandırma.
    • Tasarım.
    • Düşünce, amaç, niyet, maksat, plan.

    Tasvir
    • Betimleme.
    • Betim.
    • Resim.
    • Karagöz oyunu figürüne verilen ad.
    • Yazıyla anlatma, betimleme.

    Tatlı dilli
    • Güzel, gönül alıcı konuşan, tatlı sözlü.

    Tatlı söz
    • Tatlı dil.
    • Söylemdeki tat.
    • Osmanlıca: kelâm-ı latif.
    • İnce, yumuşak sözcüklerle örülmüş olan ve anlamı gönül okşayan söz.

    Tatlı sözlü
    • Tatlı dilli.

    Tavsiye
    • Öğütleme, yol gösterme.
    • Bir şeyin, bir kimsenin iyi, işe yarar olduğunu ilgili kişiye söyleme, referans.

    Tavzih
    • Açıklama, aydınlatma.

    Taze
    • Bozulmamış, bayatlamamış olan.
    • Dinç, yıpranmamış, yorulmamış.
    • Kuru olmayan, körpe.
    • Yeni, zamanı geçmemiş.
    • Genç.

    Tazeleniş
    • Yenilenme.
    • Ruh ve bedenin canlanması.

    Tazim
    • Saygı gösterme, ululama.

    Teamül
    • Bir yerde öteden beri olagelen davranış.
    • İş, davranış.
    • Tepkime.
    • Yapılageliş.

    Tebarüz
    • Belirme, görünme.

    Tebdilimekân
    • Yer değiştirme.

    Tebellür
    • Billurlaşma.
    • Belirme.

    Tebessüm
    • Gülümseme.

    Tebliğ
    • Bildirme.
    • Haber verme.
    • Bildiri.
    • Divan edebiyatında, mübalâğa biçimindeki söz sanatının i

    Tebrik
    • Kutlama.
    • Tebrik kartı.
    • Bereket.

    Teceddüt
    • Yenilik.

    Tecelli
    • Belirme, görünme, ortaya çıkma, zuhur etme, meydana çıkma.
    • Tanrı'nın insanlarda ve doğada görünmesi.
    • Alın yazısı, kader.

    Tecessüm
    • Boyut kazanma, cisimlenme.
    • Görünmeye başlama, belirme.
    • Göz önüne gelme, canlanma.

    Tecessüs
    • Belli etmeden kendini ilgilendirmeyen şeyleri öğrenmeye çalışma.
    • Merakını gidermeye çalışma, görme, anlama merakı.

    Tecrübe
    • Deneyim.
    • Deney.
    • Görgü.

    Tecrübeli
    • Tecrübesi olan, görmüş geçirmiş.

    Tedarikli
    • Hazırlıklı.
    • Her şeyi önceden sağlamış olarak, hazırlıklı bir biçimde.

    Tedavi
    • İlaç vb. ile hastalığı iyi etme, iyileştirme, sağaltım, sağaltma, terapi.
    • Aksayan bir şeyi düzeltme, iyileştirme.

    Tedbir
    • Önlem.
    • Hazırlık.

    Teenni
    • İlerisini düşünerek acelesiz iş görme, ağır davranma.

    Teessür
    • Üzüntü.
    • Duygulanım.

    Tefekkür
    • Düşünme, düşünüş.

    Tek vücut
    • Hep birlikte.

    Tek yürek
    • Hep birlikte.

    Tekâmül
    • Olgunluk, olgunlaşma.
    • Gelişim, gelişme.

    Teklif
    • Yapması için birinden bir iş isteme.
    • İncelenmek veya kabul edilmek için bir şey sunma, önerme, öneri.

    Temel haklar
    • Kişiye bağlı dokunulmaz, devredilmez hak ve özgürlükler.

    Temiz
    • Arı, pak, münezzeh, hijyen, hijyenik
    • Ahlakça lekesiz, necip, nezih.
    • Özenle yapılmış, güzel.
    • Çok az kullanılmış veya hiç kullanılmamış olan, özrü olmayan.
    • Kirli, lekeli, pis, bulaşık olmayan bir şekilde.

    Temiz kalpli
    • Olaylara iyimser ve olumlu yönden bakan.
    • İçinde iyi duygular taşıyan.

    Temkinli
    • Davranışlarında ölçülü olan.

    Terbiye
    • Eğitim.
    • Görgü.
    • Bazı yemeklerin suyunu türlü yollarla koyulaştırma.
    • Hayvanı alıştırma.
    • Dizgin.

    Terbiyeli
    • Topluluk kurallarına uygun olarak davranan, müeddep.

    Tercih
    • Yeğleme.
    • Farklı seçenekler arasında yapılan sıralama veya yeğleme.

    Tertipli
    • Düzenli, derli toplu, yerli yerinde.
    • Dağınıklıktan hoşlanmayan, düzenli (kimse).
    • Düzenli, derli toplu bir biçimde.
    • Önceden düzenlenmiş, hazırlanmış.

    Teşekkür
    • Yapılan bir iyiliğe karşı duyulan kıvanç ve gönül borcunu anlatma.
    • Teşekkürname.

    Teselli
    • Avunma, avuntu, avunç.
    • Piyangoda büyük ikramiyeyi kaybeden en yakın numaralara yapılan ödeme.

    Tesirli
    • Etkili.

    Teskin
    • Acı, öfke, heyecan vb. duyguları yatıştırma, dindirmeye çalışma.

    Tespih
    • “Süphanallah” sözünü söyleme.
    • Belirli dinî sözleri tekrarlamak veya elde oyalanmak için kullanılan, türlü maddelerden boncuk biçiminde yapılmış, genellikle otuz üç veya doksan dokuz taneden oluşmuş dizi.

    Tevazu
    • Alçak gönüllülük.

    Teveccüh
    • Bir yana doğru yönelme, yüzünü çevirme.
    • Güler yüz gösterme, yakınlık duyma, hoşlanma, sevme.

    Tez canlı
    • Aceleci.

    Tezahür
    • Belirme, görünme, gözükme, ortaya çıkma, oluşma.
    • Belirti.

    Tezekkür
    • Bir sorunu konuşma.
    • Hatırlama, hatıra getirme.

    Tezhip
    • Yazma kitaplarda, sayfaların yaldız ve boya ile bezenmesi, yaldızlama.
    • Süsleme, bezeme.

    Titiz

    Titiz: Açıklaması, sözlük anlamı nedir?

    • Çok dikkat ve özenle davranan veya böyle davranılmasını isteyen (kimse), memnun edilmesi güç, müşkülpesent.
    • Temizliğe aşırı düşkün olan (kimse).
    • Çok dikkat ve özenle davranan veya böyle davranılmasını isteyen memnun edilmesi güç kimse.
    • Huysuz, öfkeli kimse.

    Tıynet
    • Yaradılış, huy, maya.

    Tohum
    • Bitkilerde döllenme sonunda yumurtacıktan oluşan ve yeni bir bitki oluşmasını sağlayan tane.
    • Soy sop, döl, nesil, sülale.
    • Ortaya bir sonuç çıkaran, bir sonucun oluşmasına sebep olan şey.
    • Çekirdek.

    Tomurcuk
    • Bir bitkinin üzerinde bulunan ve ileride sap, çiçek veya yaprak verecek olan filiz.
    • Bitkilerde büyümeyi sağlayan, çiçek ve yaprak gibi organları veren uç noktalar.
    • Çiçek açacak gonca.

    Toplumsal bilinç
    • Toplum yaşamındaki görüşleri, kavramları, düşünceleri, siyasa, sanat, töre vb. kurumları oluşturan bilinç biçimlerinin tümü.
    • Sosyal hayata dair üyelerin ortak bilinci.

    Toprak
    • Yer kabuğunun, toz durumuna gelmiş türlü kütle kırıntılarıyla, çürümüş organik cisimlerden oluşan ve canlılara yaşama ortamı sağlayan yüzey bölümü.
    • Yer kabuğunun bu bölümünden yapılmış.
    • Arazi, tarla.
    • Kara.
    • Ülke.
    • Kimyasal, fiziksel ve biyolojik faktörler etkisiyle oluşmuş, organik ve mineral maddelerin değişim ve karışımından meydana gelmiş olan litosferin gevşek kısmı.
    • Başka yerlerden taşınıp biriktirilen ya da yerli kayaların fiziksel, kimyasal ve dirimsel yollarla dağılıp çözülmeleriyle oluşan, türleri, kalınlığı, sürekliliği ve tarım bakımından değerleriyle ayrımlı yüzeysel örtü.
    • Kayaçların ufalanıp ayrışmasından oluşan ve içine organik kalıntılar karışmış olan yeryüzünün en üst katmanı.

    Tövbe
    • İşlediği bir günah veya suçtan pişman olarak bir daha yapmamaya karar verme.

    Tövbekâr
    • Günah sayılacak bir işten vazgeçmiş olan, bir daha yapmamaya karar vermiş olan (kimse).
    • Tövbeli.

    Tutarlı
    • Aralarında çelişki bulunmayan, her bakımdan uyumlu, insicamlı.
    • Mantık kurallarına uygun olan usavurma.

    Tutku
    • İrade ve yargıları aşan güçlü bir coşku, ihtiras.
    • Güçlü istek ve eğilimin yöneldiği amaç.
    • Aşırı düşkünlük.
    • Bir insanın isteme, duyma ve düşünmesine egemen olan güçlü eğilim. 2. Uzun süreli, kalıcı ve güçlü duygulanım. // Tutkular erek ve doğrultularına göre olumlu ve olumsuz, yapıcı, yaratıcı ve yıkıcı olabilirler . Olumlu tutku başarıya, olumsuz tutku kötülüğe götürür. Hegel tutku olmadan hiç bir büyük işin başarılamayacağını söyler.

    Tutunmak
    • Tutup bırakmamak, dayanmak, sarılmak veya asılmak.
    • Aynı yerde ve durumda kalmak, direnmek, dayanmak.
    • Kendini kabul ettirmek, kendine bir yer sağlamak.
    • Kendi üzerine koymak, kullanmak.

    Tüvana
    • Kuvvetli, dinç, canlı.

    Uçurtma
    • Üzeri renkli kâğıtlarla kaplanmış, genellikle çokgen biçimindeki bir gövde ve süslü bir kuyruktan oluşan, sicimle bağlanarak rüzgâr yardımıyla uçurulan bir çeşit oyuncak.
    • Uçurtma işi.

    Ufuk
    • Düz arazide veya açık denizde gökle yerin birleşir gibi göründüğü yer, çevren.
    • Çekülün gösterdiği dikey çizgi ile gözlemci üzerinden geçen düzlem, göz erimi.
    • Anlayış, kavrayış, görüş, düşünce gücü, ihata.
    • Çevre, dolay.

    Uğur
    • Bazı olaylarda görülen ve insana iyilik getirdiğine inanılan belirti veya bazı nesnelerde var olduğuna inanılan iyilik kaynağı.
    • İyilik, şans, talih, baht.
    • Fırsat, tesadüf.

    Uğur böceği
    • Diğer adları Gelin böceği, hanım böceği, uçuç böceği.
    • Vücudu yarım küre biçiminde, turuncu, kırmızı renkli, üzerinde yedi tane kara nokta bulunan kınkanatlı böcek (Coccinella septempunctata).
    • Böcekler (İnsecta) sınıfının kınkanatlılar (Coleoptera) takımından bir eklembacaklı türü. Uzunluğu. 5-7. 5 mm. Vücudu yarım küre biçimindedir. Rengi turuncu-kırmızı olup üzerinde 7 tane kara nokta bulunur.

    Uğurlamak
    • Gideni esenlik ve sevgi dilekleriyle geçirmek, yolcu etmek, selametle göndermek, teşyi etmek.

    Uğurlu
    • Uğuru olan, iyilik getirdiğine inanılan, kutlu, tekin, kademli, meymenetli, mübarek.
    • Yararlı (insan için).

    Uhrevi
    • Öbür dünya ile ilgili, ahiret ile ilgili, dünyevi karşıtı.

    Uhuvvet
    • Kardeşlik.
    • Kardeşlik, dostluk, arkadaşlık.

    Ulu
    • Erdemleri bakımından çok büyük, yüce.
    • Çok yüksek, çok büyük olan (şey).
    • İtibarlı, şerefli.
    • Saygın.

    Uluhiyet
    • Tanrılık sıfatı, Allahlık vasfı.

    Ulvî
    • Yüce, yüksek.
    • Eşsiz, benzersiz özellikler taşıyan.
    • Gökle ilgili olan, semavi.

    Umde
    • İlke.

    Umumi efkâr
    • Kamuoyu.

    Umur
    • Aldırış etme, önem verme.
    • İşler
    • Görgü, bilgi, deneyim.

    Umurgörmüş
    • Önemli görevlerde bulunmuş (kimse).
    • Görgülü, olgun (kimse).
    • Deneyimi çok olan.

    Umursamak
    • Aldırış etmek, önem vermek.

    Umut
    • Ummaktan doğan güven duygusu, ümit.
    • Olması beklenilen veya olacağı düşünülen şey.

    Umut dünyası
    • Gerçekleşmesi çok zor olan şeyleri ummanın hoş görülmesi gerektiğini belirten bir söz, ümit dünyası.

    Umut ışığı
    • Umutlandırıcı belirti.

    Umut kapısı
    • İstenilen, arzu edilen bir şeyin gerçekleşmesi beklentisiyle özlenen durum, ümit kapısı.

    Umutlu
    • Umudu olan, umut besleyen, ümitli.

    Us
    • Akıl, fikir, zekâ.
    • İnsanlara özgü, onların tümel ve zorunlu olan ilkelere hiç bir güç harcamadan uymalarını sağlayan bilme, düşünme ve önlem alma yetisi.
    • (Geniş anlamıyle) Duyarlığın karşıtı olarak, düşünme, anlama, kavrama yetisi; usavurma, çıkarımlar yapma yetisi; olaylar ya da kavramlar arasında zorunlu bağıntılar kurma yetisi; bağlantıları algılama ve kavrama yetisi. Bu bağlamda: 1. İnsanı hayvandan ayıran öznitelik. İnsan genellikle usu olan bir hayvan olarak tanımlanır. (Hayvanlarda belli bir anlak -intelligence-olduğu, ama us olmadığı kabul edilir.) 2. Evrenin nesnel düzen ilkesi. (Anaksogoras'ta: "nous", Herakleitos'ta: "logos"); Hegel'de: nesnel-mantıksal biçimlerin bütünü: bütün var olanların temelinde bulunan ilke. II. (Özel anlamda) 1. Ortaçağın sonlarından 17. yüzyıla değin, bilgi yetileri olan duyu algısı (sensatio); us (ratio), anlık (intellectus) dizisinde, us (ratio) anlığa (intellectus) göre daha aşağı bir sıraya konmuştur, duyu algılarını kavramlar altında toplayan yeti olarak gösterilmiştir. Skolastik çağda akıl aynı zamanda fizikötesi bilgi yetisi olarak kabul edilen anlıktan (intellectus) ayrı olarak çıkarımlar yapan düşünme yetisi olarak da anlaşılır. 2. Aydınlanma'dan, özellikle Kant'tan bu yana yukarıdaki (II, 1) anlamın tersine, us yüksek bir bilgi yetisi olarak anlaşılır: böylece us kavramlar yetisi değil, anlığın kavramlarını ilkeler altında birleştirme yetisidir, kısaca ilkeler yetisidir; usun ilkelerine ya da kavramlarına fizikötesi nesneler, yani deneyin ötesinde de bulunan nesneler karşılıktır. Usun bu kavramlarına da Kant "ideler" adını verir. Hegel'de: Karşıtların birliği ve bütünlüğü üzerine eytişimsel düşünme yetisi.
    • İnsanın mantıklı olarak düşünmesini sağlayan süreç ve eylemlerin bütünü.
    • Tutarlı ve çıkarımcı olarak düşünme yetisi.

    Uslanmak
    • Yadırganan, ayıplanan davranışlardan vazgeçmek, davranışlarına düzen vermek.
    • Herhangi bir olaydan ders almak, aklı başına gelmek.

    Uslu
    • Toplumu, çevresini rahatsız etmeyen, edepli, müeddep, yaramaz karşıtı, sakin kimse.
    • Uysal bir biçimde.
    • Akıllı, zeki.

    Usturup
    • Dürüst davranış.
    • Ustalıklı.

    Usûl
    • Bir amaca erişmek için izlenen düzenli yol, tutulan yol, yöntem, tarz.
    • Bilimde belli bir sonuca erişmek için, belli ilke ve kurallara göre izlenen yol, metot.
    • Bir yasama veya idare işleminin hazırlanması, yapılması veya yürürlüğe konması sırasında uyulması gereken hükümler ve izlenecek yollar.
    • Klasik Türk müziğinde tempo.

    Utangaç
    • Bir topluluk içinde gereken güven ve cesareti kendinde bulamayan, rahat konuşamayan ve rahat davranamayan, sıkılgan, mahcup.

    Utanma duygusu
    • İnsanın ruh dünyasında oluşan utanç duygusu.
    • Ar, haya duygusu.

    Utanmak
    • Onursuz sayılacak veya gülünç olacak bir duruma düşmekten üzüntü duymak, korkmak, mahcup olmak.
    • (-den) Sıkılmak.
    • (-den) Çekinmek.
    • Çekingenlik göstermek, mahcup tavırlı hareket etmek.

    Uyarıcı
    • Uyarma özelliği olan, uyaran, münebbih.
    • İşlevsel aktifliği arttıran maddeler.
    • Uyandırıcı, mürşit.

    Uyarmak
    • Bir kimseye bir davranışta bulunmasını veya bulunmamasını söylemek, ikaz etmek.
    • Görevini gereği gibi yapmayan kimseye nasıl davranması gerektiğini hatırlatmak, ihtarda bulunmak.
    • Bir canlının herhangi bir organını dıştan bir etki ile görev yapmaya zorlamak.
    • Öğütle yola getirmeye çalışmak.
    • Uyandırmak, irşadetmek, ikazetmek.
    • Öğütle, eğitimle yola getirmeye çalışmak.
    • Işığı parlatmak, yakmak.
    • Sönmüş ateşi canlandırmak.

    Uygar
    • Fikir, sanat ve endüstri alanlarında çok büyük bir gelişme göstermiş olan, medeni.
    • Kültürlü, eğitimli, görgü kurallarına uyan, medeni (kimse).

    Uysal
    • Başkalarına kolayca uyabilen, sözlerini dinleyip karşı gelmeyen, yumuşak başlı.
    • Uyumlu, boyun eğen.
    • Terbiyeli.

    Uyum
    • Bir bütünün parçaları arasında bulunan uygunluk, ahenk.
    • Toplumsal çevreye veya bir duruma uyma, uyum sağlama, intibak, entegrasyon.
    • Bir cismin görüntüsünü tam ağ tabaka üzerine düşürebilmek için göz merceğinin dışbükeylik derecesini çoğaltıp azaltması olayı, mutabakat.
    • Ortak özellikleri açısından sesler arasındaki uygunluk, harmoni.
    • Bir sözcükte ünlülerin veya ünsüzlerin kural halinde birbirlerini etkileyerek benzeşmeleri: Ünlü uyumu, ünsüz uyumu vb.
    • Bireyin, çevresel koşullara ya da değerlere ruhsal bakımdan kendini uydurması süreci.
    • Organizmanın, varlığını sürdürebilmesi için gerekli değişmelerle kendini çevre koşullarına göre ayarlaması.
    • Bir yapıtta parçaların birbirleriyle ve yapıtın tümüyle uygunluğu.
    • Şiir ya da düzyazıdaki sözcük ya da sözcük öbeklerinin ses ve yapı benzeşmesinden oluşan ve kişide güzel bir etki uyandıran düzen.

    Uyumlu
    • Uyumu olan, ahenkli, mevzun, imtizaçlı.
    • Çevresine karşı kendisi ve toplum için yararlı olacak biçimde tepki yapabilme yeterliği olan ya da bu yeterliği eyleme dönüştüren (kişi).

    Uzlaşı
    • Uzlaşma.
    • Anlaşma.
    • Mutabakata varma.
    • Aynı düşüncede, aynı görüşte olma.

    Uzlaşma
    • Uzlaşmak durumu, uyuşma.
    • Uzlaşı, uzlaşım, mutabakat, konsensüs.
    • Karşıtlar arasındaki anlaşmazlıkların ortadan kaldırılması yoluyla birlik sağlama.
    • Uygulanacak işlerde tartışma yoluyla bir bütünlük ve birliğe varma.
    • Bireylerin ya da toplumsal kümelerin, toplumsal değerlerin paylaşılmasında karşılıklı ödünlerle aralarında bir anlaşmaya varmaları.
    • Tutum, görüş, kanıların birbirine uygun düşmesi ya da yaygın kalıplarla bağdaşması.

    Uzun ömürlü
    • Yaşadığı, var olduğu süre çok uzun olan.

    Vaad
    • Bir işi yerine getirmek için verilen söz.

    Vade
    • Bir işin yapılması veya bir borcun ödenmesi için tanınan süre, mühlet, mehil.
    • Zaman.
    • Bir borcun ödenmesi veya bir işin yapılması için borcu veren veya işin yapılmasını isteyen kişi tarafından tanınan süre.

    Vahdet
    • Bir olma, tek olma.
    • Yalnızlık, teklik, birlik.
    • Allah'a yakınlık, Allah'a ulaşma.

    Vahiy
    • Bir buyruk veya düşüncenin Tanrı tarafından peygamberlere bildirilmesi.

    Vakar
    • Ağırbaşlılık.

    Vakfetmek
    • Mal ve mülkünü satılmamak şartıyla bir hayır kurumuna veya işine bağışlamak.
    • Adamak, bir şeyin bütününü bir işe vermek.

    Vâkıf
    • Bilen, farkında olan.
    • Bir şeyi vakıf durumuna getiren.
    • Bir şeyi elde eden, bir işten haberli olan.

    Vakur
    • Ağırbaşlı, temkinli, onurlu.

    Valide
    • Anne.

    Varlık
    • Var olma durumu, mevcudiyet.
    • Var olan her şey.
    • Para, mal, mülk, zenginlik, variyet.
    • Önemli, yararlı, değerli şey.
    • Yaşam, ömür, hayat.
    • Canlı varlıkların sayısal yoğunluğu veya dağılımı, popülasyon.
    • Kalıcı olan, gelip geçici olmayan şey.
    • Felsefenin temel kavramlarından biri; ilkin Parmenides kullanmış. 1. Var olan şey; var olduğu söylenen şey; var olanın varoluşu. (Var olan şeylerle varlık arasındaki ayrım, doğru ile doğruluk arasındaki ayrım gibidir; doğru olan birçok şeyler vardır, ama doğruluk bu birçok doğrularda bir ve aynıdır.) Aristoteles'te "varolanların varlığı", var olanların çokluğu içinde ortak olan, özdeş olan. 2. Oluş ve yok oluşun karşıtı olarak: Kalıcı olan, gelip geçici olmayan. 3. Bütün var olanları içine alan en genel kavram. 4. Görüntünün karşıtı olarak gerçekten var olan. // Varlık, gerçek (real) varlık, düşüncel (ideal) varlık olarak ayrılır.

    Varoluş
    • Yaşama, var olma, bir şeyin ne olduğu, nasıl olduğu değil, var olduğu olgusu, mevcudiyet.
    • Var olan, gerçeğe dayalı olarak var olan, gerçek varlık; özün karşıtı, bir şeyin ne olduğu, nasıl olduğu değil, var olduğu olgusu. Şöyle ya da böyle biçim almış her türlü özelliklerin dışında burada olma, nitelikçe belirlenmemiş salt var olma olgusu.
    • (Skolastik felsefede) Her var olanın, her gerçek olanın (Tanrı'dan kum tanesine değin) gerçekliği.
    • (Dar anlamda) Uzay ve zamanca, burada ve şimdi, var olan. (Düşüncel nesnelere ve Tanrı'ya uygulanmaz.)
    • (Varoluş felsefesinde) Günümüz varoluş felsefesinin kurucusu Kierkegaard'a bağlı olarak: Bütün varolanlardan, bütün doğal ya da düşüncel olarak verilmiş varlık düzenlerinden ve varlık bağlarından ayrılarak tek başına kalmayı, Tanrı'ya da hiçlik önünde yapayalnız olmayı göze alan insanın varoluşu; bunun yanında hiç bir zaman bir nesne gibi verilmemiş olan, hiç bir zaman olmuş bitmiş bir varlık olarak hazır bulunmayan, tam tersine yalnız özgürce bir kendi kendini gerçekleştirme yoluyla gerçek ve yaşanabilir olan, insan varoluşunun kendi kendisi olma ya da olmama olanağı; kişinin kendi kendisi olarak (kendisi ya da Tanrı önünde) saltık bir sorumluluğun ciddiyetiyle eylemesine ve düşünmesine yol açan kaynak.

    Vatan
    • Yurt.
    • Sıla, memleket.

    Vatandaş
    • Yurttaş.

    Vatansever
    • Yurtsever.

    Vazıh
    • Açık, aydın, belli.

    Vecd
    • Sevgi veya heyecandan doğan coşkunluk, kendinden geçme, esrime.

    Veda
    • Ayrılırken birbirine selam ve esenlik dileme.
    • Sevilen birinden veya yerden ayrılma.
    • (Sanskritçe: bilme): Eski Hint kültürünün kutsal yazıları; dinsel metinler ve bunlarla ilgili açıklamalar.

    Vefa
    • Sevgiyi sürdürme, sevgi, dostluk bağlılığı.
    • Sözünde durma, dostluğu sürdürme.
    • Abu el Vefa, Horasanlı matematikçi ve astronom. Geometrik kurgulara ilişkin özgün yapıtları vardır. Ayrıca Diophant'in yapıtlarını da çevirmiştir.

    Vefakâr
    • Vefası olan, sevgisi geçici olmayan, hakikatli, vefalı.

    Vekâlet
    • Vekillik.
    • Bakanlık.
    • Emredici vekalet: Vekâlet verilen vekillerin, temsil ettikleri kişilerin kendilerinden yapmalarını emrettikleri işleri yapmaları, bunun dışında iş yapamamaları durumu.

    Velinimet
    • Birine, etkisi yaşadıkça sürecek bir iyilik ve bağışta bulunan kimse.

    Vicdan
    • Kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güç.
    • İç ses.

    Vicdan azabı
    • İstenilmeden veya bilinçsizce yapılan kötü bir işten dolayı duyulan acı, üzüntü

    Vicdanlı
    • Vicdanı olan.

    Vukuf
    • Anlama, bilme, bilgi.
    • Biliş.

    Vukuflu
    • Bilgisi olan.

    Vuslat
    • Sevgiliye kavuşma.
    • Ulaşma, yetişme, kavuşma.

    Vuzuh
    • Açık olma durumu, açıklık, aydınlık.

    Yâd
    • Anma.
    • Hatır, zihin.
    • Yabancı.

    Yadigâr
    • Hatıra.
    • Bir kimseyi, bir olayı hatırlatan nesne veya kişi, andaç.

    Yağmur
    • Atmosferdeki su buharının yoğunlaşmasıyla oluşan ve yeryüzüne düşen yağışın sıvı durumda olanı, yağar, yağış, baran, bereket, rahmet.
    • Çok ve sık düşen, gelen şey.
    • Çokluk, bolluk.

    Yağmur duası
    • Kuraklık zamanlarında yağmur yağması için halkın topluca Tanrı'ya yakarması.

    Yakamoz
    • Denizde balıkların veya küreklerin kımıldanışıyla oluşan parıltı.
    • Biyolojik ışık üretme özelliğine sahip organizmaların akıntı ve rüzgarlarla sürüklendiklerinde veya bir şeye dokunduklarında oluşan ışığın yansıması olayı.

    Yakarış
    • Tanrı'dan bir şey dilemek amacıyla söylenen söz, dua, münacat.
    • Yalvarma, dua.
    • Yakarma işi, yakarı.
    • Osmanlıca: tazarruat, tazarruname: Sanatlı düzyazı ile Tanrı'ya yalvarış.

    Yakarmak
    • Israrla istemek, yalvarmak.
    • Tanrı'ya içten yalvararak dua etmek, niyaz etmek.

    Yakınlık
    • Duygusal bağ veya akrabalık ilişkisi.
    • Yakın olma durumu.
    • Gönül birleşmesi.
    • Birden çok sayıda kişi arasında gerçek ya da varsayılan dünürlük, hısımlık ilişkileri.

    Yalan dünya
    • Geçici, ölümlü hayat, yalancı dünya.

    Yalın
    • Gösterişsiz, süssüz, sade (söz, yazı).
    • Çıplak, kınından çıkmış.
    • Çalgı veya düzeneğin doğal ve yalın tonunu alabilmek için tüm fasılaların tonu etkilemeyecek biçimde eşit ve tam orta seviyede konumlandırılması.
    • Çıplak, üryan, açık, kapsız, örtüsüz.
    • Alev, ateş.

    Yansıma
    • Yansımak işi.
    • Işık dalgaları yansıtıcı bir yüzeye çarparak yön değiştirme, inikâs.
    • Doğa seslerine benzer seslerle yapılan kelime, taklidî kelime, onomatope.
    • Bir ışınımın, içindeki tek renkli ışınların frekansları değişmeksizin, bir yüzeyden geri dönmesi.
    • Tabiat seslerini veren sözcük.
    • Bir engele çarpan dalgaların geldiği ortama geri dönmesi.
    • Durgan bir A noktasına göre bir R noktası için, AR' = - AR yöneysel eşitliğini sağlayan R' noktası. 2. Durgan bir a doğrusuna göre bir R noktası için, R nin a ya dik izdüşümüne göre R nin yansıması. 3. Durgan bir a düzlemine göre bir R noktası için, R nin a ya dik izdüşümüne göre R nin yansıması.
    • Vericiden yayınlanan dalgaların herhangi bir engele çarparak yön değiştirmesi. (Bu durum, televizyon görüntüsünde çeşitli düzensizliklere yol açar. Bunun en sık rastlananı gölgedir).

    Yâr
    • Sevgili.
    • Dost, tanıdık.
    • Yardımcı, destekleyen.

    Yararlı
    • Yarar sağlayan, yararı olan, faydalı, nafi, avantajlı.

    Yardım
    • Kendi gücünü ve imkânlarını başka birinin iyiliği için kullanma, muavenet.
    • Bir ülkeye bağış veya ödünç olarak verilen para ve ihtiyaç maddeleri.
    • Etki.
    • Bağış, iane.
    • İşlerin daha etkin ve verimli olabilmesi için sağlanan katkı, destek.

    Yardımlaşma
    • Yardımlaşmak işi.

    Yardımsever
    • Hayırsever.

    Yâren
    • Arkadaş, yakın dost.
    • Dostların oluşturduğu topluluk.

    Yasa
    • Olayların gidişinde olağan dışına yer vermeyen, değişmezlik ve mecburiyet gösteren kural: Doğa yasaları.
    • Devletin yasama organları tarafından konulan ve uyulması gereken kurallar bütünü, kanun.
    • Bilimde çok sayıda deney ve gözlemden sonra, aynı şartlarda aynı sonuçları verdiği kesin olarak belirlenen durum: Yer çekimi yasası. Mendel yasaları.
    • Toplumsal hayat içinde kendiliğinden oluşan ve uyulması toplum içinde yaşamanın bir mecburiyeti olan kurallar ve uygulamalar bütünü: Ahlak yasası.
    • Düşüncenin mantıksal bir değeri olması için uyulması şart olan temel.
    • Kanun, ferman, kaide, türe, emir.
    • Memnu, memnuiyet.
    • Tertibat, tabiye.
    • Ödev olarak verilen iş.

    Yaşam
    • Doğumla ölüm arasında yaşanan süre, ömür, hayat.

    Yaşam dolu
    • Hayat dolu.

    Yaşama gücü
    • Hayatın zorluklarına karşı mücadele etme gücü veya kuvveti.
    • Dirimselci öğretilerce yaşamı sürdürmenin en temelli nedeni olarak kabul edilen ilke (Driesch'de entelekhia).
    • Canlılık.

    Yaşama sevinci
    • Maddi, manevi mutluluk içinde yaşama.
    • Durumundan, yaşantısından memnun olma duygusu.

    Yaşanmışlık
    • Yaşanmış olma durumu.

    Yaşlılık
    • Bebeklikle başlayan insan ömrünün gençlik sonrası olgunluk aşaması.
    • Yaşlı olma durumu.

    Yatsı vakti
    • Yatsı.
    • Akşam vaktinden sabah vaktine kadar geçen süre.

    Yavru
    • Yeni doğmuş hayvan veya insan.
    • Çocuk, evlat.
    • Bir şeyin küçüğü.

    Yayla havası
    • Yayla gibi yüksek yerlerin temiz havası.

    Yaz
    • Haziran, temmuz, ağustos aylarını içine alan zaman aralığı (kuzey yarımküre için).
    • Kuzey yarım kürede 21 Haziran 23 Eylül tarihleri arasındaki zaman dilimi, ilkbaharla sonbahar arasındaki sıcak mevsim.

    Yaz yağmuru
    • Ani yağan ve çabuk geçen yağmur.

    Yediveren
    • Yılda birkaç kez meyve veren veya çiçek açan (asma, gül vb.).

    Yegâne
    • Biricik, tek.

    Yekvücut
    • Hep birlikte.

    Yeni bahar
    • Yeni yaz.

    Yerlilik
    • Bir yerin ilk sakini olma durumu.
    • Atalarının da yaşadığı, oturulan bölgede doğup büyümüş olma durumu.

    Yeryüzü
    • Yer kabuğu.
    • Dünya.
    • Yeryuvarlağının dış kesimi.
    • Yer yuvarlağının yüzeyi.
    • Osmanlıca: sath-ı arz.

    Yeşermek
    • Bitki yaprak vermek, yapraklanmak.
    • Yeşil renk almak, yeşillenmek.
    • Canlanmak, yeniden ortaya çıkmak.

    Yeşil alan
    • Şehir içinde park, bahçe vb. yerlere ayrılmış bölüm.
    • Kent ve kasabalarda, insanların dinlenmesine, gezmesine, çocukların oynamasına ayrılan ve bu yerlerin bir taş yığını görünümü kazanmasına engel olmak amacıyla, kent yönetimlerince düzenlenen gezilik, ağaçlı yol gibi ortak kullanım alanı.

    Yeterli
    • Bir işi yapma gücünü sağlayan özel bilgisi olan, kifayetli, ehliyetli.
    • Bir görevi, işlevi yerine getirme gücü olan, etkisi olan.
    • Gereksinimlere cevap veren, ihtiyaçları karşılayan.

    Yetim
    • Babası ölmüş olan (çocuk), babasız.
    • Babası ölmüş çocuk.
    • Yalnız, tek, eşsiz.

    Yetinmek
    • Bir şeyi kendisi için yeter bularak daha çoğuna gerek görmemek, daha çoğunu istememek, kanaat etmek, iktifa etmek.
    • Yeter görmek.

    Yetkin
    • Gerekli olgunluğa erişmiş, olgun, kâmil, mükemmel.
    • Büyümüş, yetişkin.

    Yiğit
    • Güçlü ve yürekli, kahraman, alp.
    • Gözü pek, düşüncelerini açıkça söylemekten çekinmeyen (kimse).
    • Genç, delikanlı.

    Yol yordam
    • Uygun olan davranış biçimi, adap, adap erkân.
    • Yöntem, kural, davranış inceliği.

    Yolcu
    • Yolculuğa çıkmış kimse.
    • Yolculuğa çıkmaya hazırlanan kimse.
    • Doğması beklenen çocuk.
    • Bu dünyadan ayrılacağı hissedilen kimse, hasta vb.

    Yoldaş
    • Yol arkadaşı.
    • Arkadaş, dost.
    • Ortak bir görüşü benimseyenlerden her biri.
    • Eş, evlilikte eşlerden her biri.
    • Bir çiftyıldızın kütle bakımından küçük olan bileşeni.

    Yön
    • Belli bir noktaya göre olan yer, taraf.
    • Bir şeyin belli bir noktaya baktığı yan, veçhe.
    • Bir yere gitmek için izlenen yol, cihet, istikamet.
    • Tutulacak, izlenecek yol.
    • Cihet, taraf, vecih, suret.
    • Yüz, cephe, taraf.
    • Neden, sebep.
    • İyi.

    Yöntem
    • Bir amaca erişmek için izlenen, tutulan yol, usul, sistem, prosedür, politika.
    • Bilimde belli bir sonuca erişmek için bir plana göre izlenen yol, metot.
    • Bir sorunu çözmek, bir deneyi sonuçlandırmak, bir konuyu öğrenmek ya da öğretmek gibi amaçlara ulaşmak için bilinçli olarak seçilen ve izlenen düzenli yol.
    • Yeni gerçekleri bulmak, bilinen gerçekleri yorumlamak ve açıklamak için tutulan mantıklı düşünme yolu.
    • Bir sorunu çözüme götürmek için geliştirilen yollar.
    • Çağdaş oyunculuğun kurucusu Stanislavski yöntemi için kullanılan sözcük. bk. Stanislavski dizgesi.
    • Bir işlemin yapılması yolu.
    • Bir amaca, bir sonuca ermek için tutulan düzenli yol.
    • Yol, tarz, metot.
    • Yetenek.
    • Uygun, kolay.

    Yüce
    • Yüksek, büyük, ulu, ulvi.
    • Yükseklik.
    • Münezzeh, arı, uzak.
    • Genellikle insanca ölçüleri aşan, bundan dolayı çok büyük olan. Sanat, ahlak, din, düşünce alanında üstün bulunan, kendisinde üstünlük görülen şey. // Kant'ın estetiğinin iki ana kavramından biri: Kant güzelin yanına yüceyi de temel bir estetik kavram olarak koyar. Ancak, ona göre her türlü ölçünün dışına çıkan, ezici büyüklükte olan şey duyuları aşar. Bu da yüceyi duyular ile kavranan dünyanın üstüne yükseltip onu ahlak alanına kaydırır.

    Yüce gönüllü
    • Soylu, asil.

    Yufka yürekli
    • Kötü olaylardan çok çabuk etkilenen, üzülen, bağrı yufka.

    Yumuşak başlı
    • Uysal, kolay yola gelen (kimse).

    Yumuşak yüzlü
    • Kendisinden istenilen bir şeyi geri çeviremeyen, hayır diyemeyen (kimse).

    Yüreği burkulmak
    • Çok üzülmek, çok acı duymak.

    Yüreği kan ağlamak
    • Derinden acı duymak, çok üzülmek.

    Yüreği parçalanmak
    • Çok acımak, üzülmek.

    Yüreği temiz
    • Temiz yürekli, saf, iyi niyetli (kimse).

    Yürek
    • Kalp.
    • Bir kimsenin ruhsal yönü, gönül.
    • Herhangi bir şeyden çekinmeme, korkmama, yüreklilik, korkusuzluk, cesaret.
    • Acıma duygusu.
    • Mide, karın, iç.
    • Ritmik kasılmalarıyla kanın dolaşımını sağlayan ve devam ettiren, değişik sayıda odacıklara ayrılmış veya tüp biçiminde, kaslı organ.

    Yürek acısı
    • Yürekten duyulan acı, iç acısı, kalp acısı.

    Yürekli
    • Tehlikeyi korkusuzca karşılayan, hiçbir şeyden korkusu olmayan, gözü pek, babayiğit, koçak, cesaretli, cesur, cüretli, cüretkâr.
    • Kostak, çalımlı, iyi giyinmiş, güzel, yakışıklı.
    • Kendini beğenen, onurlu.
    • Yiğit, kabadayı.

    Yurt
    • Bir halkın üzerinde yaşadığı, kültürünü oluşturduğu toprak parçası, vatan.
    • Memleket.
    • Bakıma ve barınmaya muhtaç bir grup insanın oturduğu, yetiştirildiği veya bakıldığı kurum.
    • Göçebe Türklerin oturduğu çadır.
    • Öğrencilerin kaldığı, barındığı yer.
    • Diyar.
    • Bir şeyin ilk veya çok yetiştirildiği yer, vatan.
    • Yörüklerin yazın veya kışın oturdukları yer.
    • Sahip olunan arazi, emlak.

    Yurt özlemi
    • Yurttan ayrı kalındığında duyulan özlem, sıla özlemi, daüssıla.

    Yurttaşlık
    • Yurttaş olma, bir yurtta doğup büyüme veya yaşamış olma durumu, vatandaşlık.

    Yuva
    • Kuşların ve başka hayvanların barınmak, yumurtlamak, kuluçkaya yatmak, yavrularını büyütmek veya yavrulamak için türlü şeylerden yaptıkları ve türlü biçimlerde hazırladıkları barınak.
    • Genellikle ailenin oturduğu ev.
    • İki buçukla dört yaş arası çocukların bakıldığı, okul öncesi eğitim kurumu.
    • Kimsesizlere veya yoksullara yardım etmek ve onları barındırmak amacıyla açılan yer.
    • Bir şeyin içinde yerleşmiş olduğu veya yerleştirildiği oyuk.
    • Bazı kötü nitelikli kimselerin çok bulunduğu, toplandığı yer.
    • Bir şeyin öğretildiği yer.
    • Bir şeyin çok bulunduğu yer.
    • (Mimarlık) (Lat. alveolus: küçük göz) Mimarlıkta, içine bir taşın ya da bir yazıtın yerleştirildiği oyuk.
    • Anne ve babaların çalışmakta olduğu saatlerde, çocukların bakım ve eğitimini sağlayan özel ya da kamusal kurum.
    • Elektrik akımını almak için fişin sokulduğu yuva; fiş yuvası.
    • Aynı unsurlardan oluşan küme, özellikle hücrelerin kendilerine yabancı bir dokuda birikmesiyle oluşan kümelenme. Kimi neoplastik ve hamartomatöz dermatozislerde, en çok epidermis ve/veya dermis içindeki hücrelerin sınırlı gruplaşmasında görülür.
    • Kuşların, yumurtlamak ve yavruların büyütmek üzere hazırladıkları yatak, kuş yuvası veya barınağı.

    Zahit
    • Dinin yasak ettiği şeylerden sakınıp buyurduklarını yerine getiren (kimse).

    Zaman
    • Bir işin, bir oluşun içinde geçtiği, geçeceği veya geçmekte olduğu süre, vakit.
    • Bu sürenin belirli bir parçası, vakit.
    • Belirlenmiş olan an.
    • Çağ, mevsim.
    • Bir işe ayrılmış veya bir iş için alışılmış saatler, vakit.
    • Dönem, devir.
    • Olayların oluş ve akış sırasını belirleyen, düzenli ve dönemli gök olaylarını birim olarak kullanan sanal bir kavram.
    • Fiillerin belirttikleri geçmiş zaman, şimdiki zaman, gelecek zaman, geniş zaman kavramı.
    • Yer kabuğunun geçirdiği gelişimde belirlenen ve fosillere göre dörde ayrılan geniş evrelerden her biri.
    • Fiillerde zaman: Eylemlerin belirttikleri geçmiş zaman, şimdiki zaman, geniş zaman, gelecek zaman kavramı: Geldi, gelmiş, geliyor, gelir, gelecek, geldiydi, geliyormuş, hastaydı vb.

    Zanaat
    • İnsanların maddeye dayanan gereksinimlerini karşılamak için yapılan, öğrenimle birlikte deneyim, beceri ve ustalık gerektiren iş, sınaat.
    • El ustalığı isteyen işler.
    • El emeği gerektiren ve büyük ölçüde öğrenimle birlikte beceri ve deneyime dayanarak gerçekleştirilen küçük ölçekli üretim.

    Zanaatkâr
    • Zanaatçı.

    Zarafet
    • Zariflik.

    Zekâ
    • İnsanın düşünme, akıl yürütme, objektif gerçekleri algılama, yargılama ve sonuç çıkarma yeteneklerinin tamamı, anlak, dirayet, zeyreklik, feraset.
    • Olayları bağımsız olarak düşünebilme, yeni durumlara başarıyla uyabilme, eylem ve tutumları belli bir düşünce ya da erek çevresinde toplayabilme yeteneği.
    • Algılama, belleme, çağrışım yapma, imgeleme, yargıda bulunma, usavurma, soyutlama, genelleme gibi ruhsal işlevlerin tümüne verilen ad.

    Zevkiselim
    • En yüksek zevk.

    Zihayat
    • Canlı, neşeli, hayat dolu.

    Zihin açıklığı
    • Doğru düşünme gücü, zihin berraklığı.

    Zihin berraklığı
    • Zihin açıklığı.

    Zihniyet
    • Anlayış.

    Zikir
    • Anma, söyleme, sözünü etme.
    • Bir tarikata bağlı olanların Tanrı'nın adını art arda söylemesi.
    • Anma, anılma.
    • Bildirme.
    • Kur'an-ı Kerim.

    Ziyaret
    • Birini görmeye, biriyle görüşmeye gitme, görüşme.
    • Bir yeri görmeye gitme.
    • Yatır, türbe.

    Züht
    • Takva.

    Zülâl
    • Saf, tatlı, hafif, güzel, soğuk su.

    Züleyha
    • Su perisi.

    Zülfikâr
    • Hz. Muhammed'in Hz. Ali'ye armağan ettiği, ucu ikiye ayrılmış kılıç.
    • İki parçalı.

    Zülfüyâr
    • Zülüf.
    • Sevgilinin zülfü, saçı.

    Zümrüdüanka
    • Anka.


    Submit a name